19 Ağustos 2025 Salı

14 Zilkade 1331; Müntehebât-ı Rûznâme-i İbrahimî

Harman sigaramdan son nefesi çekip attım. Nakkaştepe'den Kuzguncuk'a doğru iniyorum; maksadım eve girip aileyi, efradı telaşa sevketmemek. Gerçi İstanbul sukût etti son zamanlarda ama yine de ana baba yüreği bir türlü durulmadı. Kuzguncuk'a kelimenin tam manasiyle aşığım; böyle bir semtten bir tane var o da Kuzguncuk. Soluklanmak için dost ahbap yine burada toplanır; çok uzaklaşmayız. 

Yine öyle günlerden birisini an itibariyle uğurladık ki kafamda geceye dair geçenleri tahlil ediyordum. Aile ile iftarı ettik; peder beyim ile Nakkaştepe'de bir camiide teravihi kıldıktan sonra pederim kendisiyle beraber ricat edeceğim zannında iken; aziz dostum Cevat Şükrü Bey Nakkaştepe'ye çıkan rampanın başında bize rastladı; dostlarla Kahvehane-i Rumî'de biraz muhabbet edeceğiz deyip davet eyledi. Pederim de arkadaşlarımı meksur bırakmaz ama o an ruberû geldik. Adettendir müsaade isteyecektim ki beni konuşturmadan o tok sesiyle kaytan bıyıklarını kasarak "geç kalma" dedi. 

Cevat Şükrü'nün koluna girdim; rampadan yukarı çıkarken tabakayı çıkarıp sigara ikram etti. "İşittin mi havadisleri" dedi; hayrolsun dedim. "Hükümet kimse kalmadı bizi Bulgaristan ile masaya oturtacak" dedi. "Sözüm ona bizim kaymakam yapmayacağımız adamı yüksek komiser sıfatiyle İstanbul'a göndermişler bilahare adam Büyükada'yı özlemiş, Cemal Pasa ile beraber Talat Paşa'nın belirlediği esasları tafsilatiyle tesbit etmek ve biraz da istirahat etmek için oraya çekilmiş." dedi ve iç çekerek "koca Devlet-i Âli kimlere minnet eder oldu" dedi. 

Haddizatında politika ile zerre-i miskal kadar alakam yoktu. Çocukluğumdan beri hanemize girip çıkan paşalar, paşazadeler, müftüler, devlet ricalinin birçok kademesinden adamlar yüzünden hep buna maruz kalmıştık. Hatta ablam izdivacının sebebini her daim evin kalabalığına imtizac edip şakalaşır. Peder beyin de aslına bakarsan faal bir siyasi vazifesi hiç olmadı. Lakin sanayii mektebini okurken tanış olduğu bir kısım arkadaşları Harbiyeli oldular. Bir kısmı Avrupa'ya gitti, döndüler. Bir anda bu insanlar memlekette bir güruh peyda edip makam sahibi olunca babama duydukları muhabbet sebebiyle biz de bu insanlarla tanış olduk. Arapgirli Halaskar Cevat Paşa, İzzet Paşa, Musa Kazım Efendi babamın samimi olduğu zevatın ileri gelenleridir. Hele Cevat Bey ile aralarından su sızmaz. Yoksa babamın benim de içinde olduğum ve memnuniyetle hizmet ettiğimiz Mahmutpaşa'daki hanlardan başka meşgalesi bulunmaz. 

Neyse ki kahvehaneye vardık. Her biri memlekette zamanında söz sahibi olmuş ya da halihazırda bir makam işgal eden ricalin mahdumlarından teşekkül eden masamıza oturduğumuzda zaten siyaset almış başını yürüyordu. Bir taraf İttihatçılar Balkan Harbi'ni bahane ederek hükümeti düşürüp başa geçtiler ama ne yaptılar vaziyet beter hal aldı derken öteki taraf yahu adamlar ne yapsın dur hele biraz vakit verin halinde münazara ediyorlardı. Ben bu münazaradan hatta Yunus Nadi ile Hikmet Bey'in ifade-i suretlerine bakılırsa münakaşadan mümkün olduğu kadar beri durmaya çalıştım. Ahbaplarımın affına sığınarak fesimi çıkardım masaya koydum gelen tufahiye nargilemden bir nefes aldım ki; Hikmet Bey'in dikkatini celbettim. Bana "senin fikrin nedir çocuk?" Diye sual verdi. "Yarın tabakhanede debbağlar kaç kantar mal çıkaracak diye düşünüyordum" şeklinde münakaşadan beri kalmak istediğimi muzip bir ifade ile dile getirdim. Bu arada İttihat aleyhine bir teşkilatlanmaya teşebbüs etmek, masa etraflarında hizbi çekiştirmek şöyle dursun aleyhine tek bir cümle dahi kurulamazdı. Bereket masadakiler ya nüfuzlu insanların çocukları ya da nüfuzlu insanlar bunların hamiileriydi. Yoksa böyle yüksek sesle tenkit ve meşveret ne mümkün!!

Masadaki herkes son derece-i hararette asabiydi. Haddizatında haksız da değillerdi. Memleketin hali hal değildi. Her gün Balkanlardan gelen haberlerle sarsılıyor idik. Sadece haberler mi? Akın akın insanlar geliyordu. Üsküp ve Selanik adeta yılların toplama kampı olmuş; oralardan Türkler asırlardır doğup büyüdüğü, kurup diktiği dede-baba topraklarından takım takım, tabur tabur sürülüyorlardı. Buraya gelen Türklere sahip çıkılmıyor başını alan Hüdavendigar, Karamürsel gibi yerlere hiçbir planlama olmadan gidiyordu. 8. Ordu travması memleketin hafızasından uzun süre silinmeyecekti. Ondan sonra hükümet bir müttefik arıyordu. Ara sıra Said Halim Paşa'nın konağında İttihat'ın beyin takımının bilictima istişareler ettiğini babama gelen Cevat Paşa'dan işitiyordum. Hatta bu toplantıların birinde Halil Bey ile Cemal Paşa arasında geçen bir münakaşa sonunda Enver Paşa Halil Bey tarafını hararetle müdafaa etmiş, buna isyan eden Cemal Paşa da Enver Paşa'ya silah çekmiş araya giren Said Halim Paşa'nın yordamiyle iş yatışmış... Bunu duyduğumda babama teyide muhtaç bir mevzu böyle şeyler olamaz dediysem de rivayetler muktedir ağızlardan. İşin doğrusu İttihat memleketin başına büyük bela olmuştu. Daha dün Sultan Hamid devrinden şikayet eden Paşalar memlekette göz açtırmıyordu. Prens Sabahaddin gibi muhalifler yolunu bir şekilde buluyordu ve İttihat hizbi bu gibi türlü eşhasa açtıkları mühim serbestiyetin ilamından da geri durmuyordu. Halep'ten öte taşraya devlet hakim değildi. Hele Arap coğrafyası ile Ermeniye kazaları kaynayan bir kazan gibiydi. Türkçe resmi lisan ilan edilmişti ve devlet dairelerindeki memurlar Türkçe öğrenmeye icbar edililiyorlar idi. Sultan Hamid devrinde sükut etmiş olan ancak sonra hayli şımarıklaşan Zehravî önderliğindeki La Merkeziyye'nin faaliyetleri Cemal Paşa tarafından adeta dürbün ile izleniyordu. Paşa sessiz sedasız adeta eline yetki geçecek günü intizar ediyor. Yalnız adamı Şam'a sürmekteki mantık neydi anlamadım. Zaten adamın hitap ettiği tebaa orada... Geçen gün elime mahut zatın İstanbul günlerinde neşrettiği Malumat isimli mecmua geçti. Şöyle bir baktım; Ziya Bey'e(Gökalp) bir sinkaf etmediği kalmış. Halbuki Ziya Bey de Türk değil... 

Herşeyden evvel bu hizip bizi dünyanın hazırlandığı aşikar olan Almanya'ya karşı bir harbe dahil edecek gibiydi. Herşey tamam da asıl mesele biz bu harbe Almanya'nın yanında dahil olursak ne olacağımız meselesiydi ki ben bu neticenin memleket için pek fena olacağı kanaatindeyim. Birgün İzzet Paşa bizim hana geldi. Böyle zamanlarda pederim yüksek zevatı arka kapıdan karşılar yazıhaneye öyle alırdı. Ben de elini öpmek için yukarı çıktım. İzzet Paşa'nın benzi hayli solmuş idi. Paşa'nın elini öptüm ve odadan çıktım. Kendisi gidince peder beye meseleyi sual ettim ve Enver Bey'i Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi yapmak için İzzet Paşayı istifa ettirmişler dedi. Son derece şaşkın bir ifade ile ama baba Enver Bey bildiğim kadariyle daha 35 ya var ya yok dedim. O da beni tasdik ederek "32 yaşında ancak çoktan Ferik rütbesine tayini yapılmış" dedi. İzzet Paşa avdet ederken babama sırf şöhreti var diye çoluğu çocuğu başımıza kumandan diktiler Halit Bey kardeşim şeklinde bir serenat ile ayrılmıştı. Şimdi anlıyordum ki bahsi geçen kişi Enver Paşa imiş. Bu adamı çok iyi tanıyordum ki o vakte kadar Türkçü mecmuaların, ceridelerin neredeyse hepsi bu Enver Paşa'nın azâmet sahibi tasvirleriyle doluydu. 

Anadolu'nun bazı kazalarında Ermeniler ekseriyeti teşkil etmekteydi. Daha düne kadar beraber okuduğumuz beraber iş tuttuğumuz adamlar sadece birbirleri arasında ticaret yapıyor bize düşman kesiliyorlardı. Anadolu'dan gelen haberlerin sahih olmadığı hüsn-ü zannını yüreğimde hep taşıyorum ancak bazı Ermeni kasabalarına kolluk kuvvetlerinin güç bela tesir ettiği bilgileri geliyor birtakım Ermeni grupların müsellah olduğu malumatlarını Yeni Gün ceridesi mütemadiyen yazıyordu.

Ondan sonra İttihat'ın beyin takımının ağabeyi mevkiinde olan eski Sadrazam Mahmut Şevket Paşa Beyazıt Meydanı'nda maktül olalı henüz birkaç ay olmuştu. İşittiğim sesler hala kulaklarımdan gitmiyordu. Dükkanların levazımını almış ve mahsuplaşmak için Kapalı Çarşı'ya avdet ettiğim sırada ardarda bir tekerlek patlaması cihetinde hayli yüksek sesler duydum. Evvela çok aldırış etmedik ancak biraz sonra ahali hep bir yöne doğru koşuşturuyordu. Ben dükkana avdet ettim ve az sonra dükkana ciddi bir endişe ile giren Nikolaki Efendi pederime haberi ulaştırdı. Pederim gayet bir sükunet halinde düşmanı çoktu rahmetlinin deyip kafasını öne eğdi. İşin doğrusu sadrazamın yabancı mahfillerce kurban edilmesi memlekette görülmüş hadiselerden değildi. Ondan sonra şehirde asayiş hayli sert tedbirlerle alındı. Gün geçmiyordu ki o sıralar İstanbul Muhafızı Cemal Pasa ve Polis Umum müdürü Azmi Bey'in adını ceridelerde okumayalım.

Tam böyle kesif düşüncelere dalmış iken içeriye ak sakallı mübarek bir zat girdi. Yaklaşınca bu zat-ı muhteremin Şeyh Mehmet İzzî Efendi olduğuna herkes müşahit oldu ve hep bir anda kıyam ettik. İzzî Efendi'nin İstanbul ve çevresinde tesiri büyüktü. Hemen her kesimden büyük hürmet gören bu Nakşi şeyhi yanında müritleriyle bir masaya oturdu. Biz de eşyalarımızı masada bırakıp el öpmek üzere yanına gittik. Beni görünce "baban nerde görünmüyor" diyerek sitem etti ve selamlarını yolladı. Ben de hürmeten başımı eğdim ve yakın zamanda zat-ı âlilerini ziyaret edeceğimizi söyledim. Arkadaşlarımızdan Hilmi Bey hemen masada münakaşa edilen mevzuları sanki Şeyh Efendi'nin üzerine vazifeymiş gibi kendisine sual etti ve fikirlerinin kendileri için mühim olduğunu söyledi. İzzî Efendi olanca vakarıyla kafasını öne eğdi ve mübarek sakalını okşayarak "aziz gençler ben bu meselelere hikmet nazarıyla bakıyorum size de böyle nazar etmenizi tavsiye ediyorum" dedi. Nedir hikmet nazarı dedik ve Şeyh Efendi bize Hz. Yunus kıssasını anlatmaya koyuldu.

"Mukaddes Devlet-i Âli'nin güzide köşesinde bulunan Musul'da vaktiyle Ninova kavmi yaşarmış. Bu Ninovalılara Yunus Peygamber o kadar çok tebliğ etmiş ki bir netice alamayınca bi'tap düşmüş ve şehrin bir gazaba uğrayacağının haberini vererek terk-i diyar eylemiş. Şehirde Allah'ın gazabının alametleri vuku bulduğu esnada Yunus Peygamber bir gemide seyahat etmekte imiş. Gemi huzursuzlanınca alabora olmasından korkmuşlar ve kur'a ile içindeki nefer sayısını azaltmayı istemişler. Her kur'ada Yunus Peygamber çıkmış ve şehirden Allah'ın emrinden önce ayrılmak gibi bir zelle işlediği için bunun bir mesaj olduğunu farketmiş ve suya atlamış. Devasa bir balık Yunus Peygamberi yutmuş ve Hz. Yunus olanca nedametiyle Allah'a yalvarmağa başlamış. Sonunda Allah mağfiret dileğini kabul etmiş ammaa bu da Yunus Peygamber'e büyük bir ders olmuş."

Birbirimize mana arar gibi baktık ve bu bakışlarımızdan iki hadise arasında rabıta husule gelmediğini farkeden İzzî Efendi kelâmına şöyle devam etti;

"Yani demem o ki bugün devleti idare edenler bir hata yapmıyorlar ya da bir hata yapmadıklarını teemmül ederek çalışıyorlar. Tıpkı Yunus Peygamber gibi ancak peygamber ne yapsa dahi gemide tutunamadı; zira emr-i ilahi bu minvalde tecelli etti. Fakat bunun bir imtihan olduğunun farkına varıp kısa müddet arzında yine Allah'a sığındı. Şükürler olsun ki affolundu. Bugün bu aziz devlet son 50 yıldır kisve kıyafet tebdil eder gibi hükümet değiştiriyor. Ne yapsalar ne kadar çırpınsalar da sevk-i kader ile emr-i ilahi tecelli ediyor. Mesele idarecilerde değil mesele Ninova kavmi de değildi şüphesiz; zira Allah onların iman etmeyeceğini biliyordu. Yani bu devlet varacağı yere vardıktan sonra yine Allah'ın yardımiyle doğru dümeni tutacağından şüphemiz yok. Tek ki o gün geldiğinde Allah'ın ipine sımsıkı sarılsın."

Az önce birbirine bakan suretler bu kez Şeyh Efendi'ye bakıp "Allah razı olsun" diyordu. Çok geçmeden ben müsaade istedim. Kalkmak cihetinde olan arzuma ilk Şükrü Bey itiraz etti. "Yarın yine gelirim peder beyi üzmeyelim" dedim. "Zaten ne muhabbet ettin ki azizim" diyerek sitem etti.

Eve girmeden arzanî ve tulanî surette birçok meseleyi kafamda tetebbu ediyordum. Allah'ım sen son kaleyi muhafaza et diyerek kapıyı dövdüm. Validem kapıyı açtı ve tebessüm ederek "muhabbeti kaçırdın" dedi. Hayrolsun dedim. "İzzî Efendi babanı ziyarete geldi hayli oturduktan sonra kalktı" dedi. İhtimal yok anneciğim dedim. İzzî Efendi az evvel kahvehanede bize bir sohbet verdi dedim. Yukarı çıktığımda ev ahalisi aynı şeylerden bahsediyordu. İzzî Efendi bize gelip Yunus Aleyhisselam kıssasını anlatmış herkes pür dikkat dinlemiş vesaire... Sesim yüksek bir şekilde ihtimal yok, nâmümkün diye bağırıyordum ama sesim eminim çok boğuk çıkıyordu; zira muhataplarım duymuyordu bile... Kapı tok bir sesle dövüldü ve kimseye bırakmadan ilk ben sıçradım. Kapıyı açtığımda dostum Cevat Şükrü Bey kapıda elinde bir fes ile bekliyordu. "Yahu başı açık gezmeye hiç de utanmıyorsun" diyerek fesimi bana uzattı. Hiçbir şey demeden doğrudan suali verdim; İzzî Efendi kalktı mı? "Kim?" Dedi. İzzî Efendi dedim. "Yahu İzzî Efendi ne alaka ki koskoca Üsküdar'da yer kalmadı gelip kahvehanede nutuk verecek?" dedi. "Dergâhına günde yüzlerce adamın girdiği İzzî Efendi kahvede bizimle mi oturdu yani.. Hay Allah! Alemsin çocuk!" Zihnimin yorgun olduğundan ve istirahate ihtiyacım olduğundan bahsetti. Esbab-ı mucibesini sual ettiğimde ise "kahvede vardın ama yoktun" dedi, "sürekli kafanı yaslayıp bir zat ile muhabbet ediyordun, çok keyfini bozmak istemedim; zira keyif alıyor gibi de bir halin vardı". Tahmin ediyorum ki bembeyaz bir surette Şükrü'ye bakakaldım;

-Şükrü benimle maytap geçtiğini söyle Şükrü!
+Muhibbi asdakım İbrahim! Seni meczup senii...






24 Eylül 2021 Cuma

 Selamün Aleyküm,


Samimiyetsiz kalem klavyeyi parmak uçlarıma aldığım şu an iki cihetten dolayı önemli; evveli; uzun zamandır girmediğim blog sayfama yeniden bir giriş yaptım, sanisi; sanılanın dışında yeni bir mevzuyu ilk defa samimiyetsiz kalemime alacağım. 

Arada sırada çalışmaktan sıkılıp sazlı sözsüz nağmeler açıp dinliyorum. Kanun, ney, gitar ve piyanoya hayranım. Ruhumu öyle dinginleştiriyor, öyle sakinleştiriyor ki... Arada bir piyano ya da kanun&gitar ya da bir ney dinletisi açıyorum, tabii sakin dingin olanlarından, yanıma bir makale ya da dosyayı koyup çalışmaya başlıyorum. Aldığım verim bir anda ivme kazanıyor. Yine öyle bir gün; karşımda çalışan iş arkadaşıma birini seç dedim. Ney dinletisi istediğini söyledi. Girdim bir ney dinletisi açtım ki ne açayım. Beni aldı bambaşka bir yere götürdü; şimdi anlatacağım yere, ortama, mekana, diyara.. 

Vezneciler'in üst kısmında Süleymaniye'yi cepheden seyreden bir konaktayım. 1992'nin kışı, hava hafif yağmurlu. Bulunduğum konaktan dışarıyı izliyorum. Mimar Koca Sinan'ın kendi deyimiyle El-Fakir Sinan'ın gözbebeği Süleyman'ın Mabudu'nun evi tüm ihtişamıyla karşımda. Bina ahşap, eşyalar şahsına münhasır, evde bir ahşap kokusu. Kimin açtığını bilmediğim bir ney müziği kulağımı okşuyor. Odada dedem, nenem, babam, kardeşlerim, annem ve dedemin göznuru çok özlediği güzeller güzeli teyzem. Almanya'ya evlenmiş ve yıllardır orada yaşıyor, eniştemin işinden dolayı çok sık gelemiyor ve geldiğinde evdeki bayram havasını dedem ve nenem başta olmak üzere hepimiz iliklerimize kadar yaşıyoruz. Üstelik vakit tam da Saraybosna'da felsefe ve psikoloji okuyan ablamın ara tatilde İstanbul'a geldiği günlere denk gelmiş. Bosna Hersek, Yugoslavya'dan ayrılmak için plebisit yapmış ve halk ayrılık yönünde henüz yeni karar almıştı. Henüz bir iki ay önce olan bu olay sonrası Aliya diye bir adamın önderliğinde Bosna tüm tehditlere rağmen devletleşmeye çalışıyordu. Aslında asıl hikaye ablamda, havalimanından alırken kendisini biraz babamla bana bahsetmişti olan biteni, belki ilerleyen günlerde daha teferruatlı anlatır. Ramazan ayının son günleri, bayrama birkaç gün kaldığından ötürü dışarıda gündüz tatlı bir telaş vardı. İstanbul yoruldu ve kabuğuna çekildi, kavruk tenli Bilal'in o güzel şiirinin okunmasını bekliyor. Son yarım saat, dedem, babam ve teyzem Almanya'dan dem vuruyorlar. Arada tabak, çanak dizen ablam da sohbete katılıyor. Annem üç kişilik koltukta gözlükleriyle oturmuş, elinde örgü muhabbeti ve ney tınısını sessizce dinliyor. En çok konuşan dedem.. Sürekli olarak Medine'den satın aldığı esansları sürdüğü mübarek beyaz sakallarını sıvazlayarak Almanya hatıralarını anlatıyor. Babam koltuğa gömülmüş, arada dedemi onaylıyor arada teyzemi. Ben sofradan az uzak sandalyemi almış penceren dışarıyı izliyorum. Aslında büyüklerin oturduğu tek kişilik koltukların arasındayım fakat göz temasına engel olmuyorum. Süleymaniye arkasına Haliç'i almış o kadar huzurlu görünüyor ki.. Allah'ım sen bize nasıl güzellikler ihsan ediyorsun. Kafamdan binbir türlü düşünce geçiyor o vakit. Süleyman ve Sinan'ı hatırlıyorum. Düşünsenize bu iki insanı.. Kayseri'den kalkmış gelmiş Ağırnaslı Sinan, orduda acemi oğlanlar ocağından çıkmış subay olmuş rüşdünü ispatlamış ve başmimarlığa kadar yükselmiş. Frenk dillerinde sıfatı 'The magnificent' olan Süleyman'a, onun oğlu Selim'e ve onun oğlu Murat'a yıllarca hizmet etmiş.. İslam beldelerine muazzam eserler katmış, talebeleri bile gitmiş Mostar'a köprü yapmış. El-Fakir Sinan.. Sen ne büyük adamsın. Süleyman'a gelince... Bu adamla tanışmış olsaydım muhtemelen heybetinden dizlerim titrerdi. Duruşu, bakışı, iradesi çelik gibi olsa gerek.. Koskocaman padişah, Zigetvar'da bir tepede bir çadırın içinde sersefil ölüyor.. 'Beni derhal alasız İstanbul'a aparasız!' demiyor. İşte adanmışlık budur. İrkiliyorum; hatırlayınca Mustafa'yı. Hayatta hiç oğlum olmadı ancak babamın bir gün beni öldürecek olmasına imkan veremiyorum. Oğlunu dilsizlere ve küstah Mahmut'a yem etmek.. Gaddar bir baba.. Öte yandan sarayın ağaçlarındaki karıncayı kırmak için kireçlemek isteyen hizmetçiyi Suud Efendi'ye yönlendiren ve fetvayı aldıktan sonra hizmetçiyi durduran Süleyman.. Şefkatli bir adam.. Mustafa epey tahammül sınırlarını zorlamış olmalı.. Yoksa Süleyman'ın 5 oğlu var, evlatlarının varlığına tahammül edemeyen baba niye hepsini öldürmesin ki.. Kastı Mustafa'ya olsaydı yıllarca veliahtı tutmazdı elbet.. Süleyman ve Sinan.. Düşünsenize o zamanları; Sinan hasodaya geliyor, Hasodabaşı'na Zat-ı Şahane'yi görmek istediğini söylüyor. Hasodabaşı içerde; 'Devletlü efendim, aziz hünkarım! Koca Sinan sizinle mülaki olmak ister'. Süleyman masasının başında İlahi Komedya'yı okuyor; 'Münasiptir, gelsin'. Şuan biri Zigetvar'da öteki Süleymaniye'de uyuyor. Bu iki garamlı bedenin artık mülaki olması imkansız...


Derken gökleri yararcasına bir ses; iftar topu atılıyor, peşi sıra bir ses; Allahuekber Allahuekber... Dönüp arkama bakıyorum, meğer herkes sofraya dizilmiş şerbetler açılmış bardaklara doluyor. Bana seslenen annem, 'Oğlum niye beni duymuyorsun' diyor. Kalkıp geliyorum. Ne güzel üflüyordu diyorum. Annem 'Neyi' diyor. Nasıl neyi, Ney'i işte diyorum. Biz birşey duymadık diyor.. Bir ney sedası beni aldı 16. asra götürdü. Sinan ve Süleyman'ın zamanına, onların sokağına, onların evine, yurduna diyorum. Sofradakiler bana şaşkın şaşkın bakıyor.  Elimde Medine hurması; 'Allah'ım sen bizi affeyle, tuttuğumuz orucu kabul et. Amin'.


O değilde Koordinatör bir dosyayı bitirmemi istemişti, şimdi adama ney, İstanbul, Süleyman, Sinan desem anlarmı ki?...

12 Eylül 2018 Çarşamba

The Arab Spring, having started in Tunisia and under the influence of the countries in North Africa and Arab geography, finally affected Syria, Turkish Southern border. During the war’s early times, Turkey did not expect to see anything like that, and there was no preparation for it. Turkey could not create an institutional memory against the past experience about the refugee theory and Turkey followed open-door politics against this treacherous picture. Turkey’s refugee-related deficits were noticed only by the massive immigration that began against the country and serious work on the issue was initiated, such as the establishment of the General Directorate of Immigration. Although Turkey made strategic moves related to the subject, the Turkish people had to confront with this issue.
A small number of immigrants arriving in 2011-2012 have been overcome thanks to the kinship relations in the region and the hospitality of the people of Turkey. However, after the number was spoken with millions, the Turkish people were naturally forced about patience. At this point, as the number of Syrian immigrants increased the effects on Turkey increased proportionally. When we begin to examine these effects it is the social effects that first seen and then the economic effects.
Although there are religious, historical and cultural ties between the peoples of Turkey and Syria, two separate civilizations have been formed with the withdrawal of boundaries over time. This shows that the people of the two countries have the same idea on the main issues, but they live on the consequences of different civilizations on special issues. This is causing some problems about social affairs. For example, a ‘polygamy’ phenomenon has emerged, particularly in the southern regions of Turkey. The family, who looks after her daughter as a future issue for her marriage to a Turkish citizen, remains silent. However, this situation causes serious problems on the part of Turkey. A woman who does not want to hıs husband to marry second wife may open a divorce case or she may remain silent. When the time passes the women who endured this situation may suffer from psychological problems. The number of divorce cases and psychological disorders caused by these complaints has increased in southern regions. In this case the other thing that arises is the girls forced to get married at young age can lead to raise the question of sexual abusing. Another important situation that emerged in the region’s provinces is the increase of prostitutes. The Syrians who have to earn money to meet there day to day expenditures are dragged into sex market. This situation which is a tragic event has become a normal situation in the southern regions.
Second biggest effect of Syrian immigrants lies on the economic situation of Turkey. It can be said that migrants first they were influencing positively in Turkish market when they arrived.  This boom of the Turkish economy can be linked one way to the wealth that they brought from their countries.
However, with the increase in the number of people in the region over time, the concept of ‘responding to unlimited needs with limited resources’, which is a ridiculous definition in economics has become a serious matter. At this point, Turkey’s citizens are the main source of concern. The cruel attitude of Turkish citizens about employment of Syrians causes other economic problems. The Turkish employer employs a Syrian worker by paying half salaries; also the Syrian people who are already in full tragedy about the shelter landlords are demanding double prices for rent. In this way, the innocent Syrians are obligated primarily to give rise to the social issues that we just mentioned and then the Syrian people are being preferred because it is an attractive option for Turkish employers and the landlords. This results to the Turkey citizens to be angry with the Syrians who are overtaking their rights, properties and jobs.
As a result; the impact of Syrian immigrants on Turkey can be examined in general under two front social and economic problems. As we have seen above, there are some events that also cause these problems. These are mainly due to the cultural differences, tragic events and bad attitudes of some Turkish citizens

Go for website;
http://www.ilabour.eu/blog/social-economic-impact-syrian-immigrants-turkey

5 Haziran 2017 Pazartesi

Suriyeli Misafirlerin Türkiye’ye İçtimai(Sosyolojik, Toplumsal) ve İktisadi(Ekonomik) Etkisi

Tunus’ta başlayan ve Kuzey Afrika ve Güneyimizdeki ülkeleri tesiri altına alan Arap Baharı son olarak Güney sınır komşumuz Suriye’yi de tesiri altına aldı. 2010 yılından itibaren Suriye’de cereyan eden küçük çaplı hükümet aleyhinde protestolar zaman geçtikçe büyük sokak olaylarına mahal verdi. Ülkeye bir darbe neticesinde sahip olan ve o günden bu yana ülkeyi idare eden BAAS hizbi, bu reform yanlısı yükselen seslere karşı aynı sarih davranışı sergilemedi. Eylemciler sokak olaylarını artırdıkça rejim kendisini koruma bahanesiyle orantısız olarak kullandığı gücü artırdı. Netice itibariyle bu protestolar Mart 2011’de kanlı sokak olaylarına dönüştü ve Suriye bir iç savaşa peyderpey sokuldu.
          
Geçmişte yaşadığımız acı misallerden de hatırlayacağımız üzere savaş neticesi baştan belli olan bir mülteci gerçekliğini de ortaya atmaktadır. Geçmişte Bosna Hersek savaşı, İran-Irak Savaşı-Halepçe hadisesi-, Bulgaristan devletinin Müslümanlara tatbik ettiği yıldırma siyaseti gibi hadiselerin neticesinden de bileceğimiz üzere Türkiye çok sayıda mülteci akınıyla karşılaşmış ve bu konuları acı bir şekilde tecrübe etmiştir. Ancak Suriye hadisesi bu hadiselerden efzunter farklıdır. Savaş ilk cereyan ettiği zamanlarda şüphesiz Türkiye şuan karşılaştığı durumu beklemiyordu ve buna yönelik bir hazırlığı da yoktu. Hatta diğer ülkelerdeki gibi rejimin kolay bir şekilde düşeceği düşüncesi hakimdi. Konu hakkında geçmiş tecrübelerine mütenazıren mülteci mefhumuna karşı bir kurumsal hafıza oluşturamamış ve bu açığıyla hazin bir tabloya karşı açık kapı politikası izliyordu. Türkiye’nin mülteci konusunda açıkları ancak ülkeye karşı başlayan kitlesel göçlerle farkedildi ve konuyla ilgili ciddi çalışmalar başlatıldı-Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün kurulması gibi-. Tabii Türkiye devlet olarak her ne kadar konuyla alakalı sevkülceyşi-stratejik- hamleler yapsa da, Türkiye halkları içtimai olarak bu hazin tablo ile yüzleşmek durumunda kaldı.
         
2011-2012 yıllarında gelen az sayıda misafir-statüleri devlet tarafından belli olmadığı için ‘misafir’ olarak adlandırılmaktadırlar- bölgedeki akrabalık ilişkileri ve Türkiye insanının fıtratında olan misafirperverliği sayesinde eritilmiştir. Ancak sonradan sayının milyonlar ile telaffuz edilmesinin ardından  Türkiye içtimasının tabii olarak sabrı zorlanmıştır. Bu noktada Suriyeli misafirlerimizin sayısının artmasıyla beraber Türkiye’ye olan etkileri de orantılı bir biçimde artmıştır. Bu etkileri incelemeye başladığımız vakit ilk olarak göze çarpan içtimai etkileri ve ardından iktisadi etkileridir.
          
Her ne kadar Türkiye ve Suriye halkları arasında dini, tarihi ve irfani bir bağ olsa da, zamanla araya hududun örülmesiyle beraber iki ayrı medeniyete tabii insanlar oluşmuştur. Bu da  iki ülke insanının temel meselelerde yine hemfikir olduğu ancak hususi hadiselerde farklı medeniyetlerin doğurduğu neticelere binaen bir hayat sürdüğü görülmektedir. Bu da bazı içtimai meselelerde sıkıntı teşkil ettirmektedir. Örneğin, bilhassa bölge vilayetlerinde olmak üzere bir ‘çok eşlilik’ gerçeği ortaya çıkmıştır. Kızını bir Türkiye vatandaşı ile evlenmesine istikbal meselesi olarak bakan aile bu duruma ses çıkarmamaktadır. Ancak bu durum Türkiye tarafında ciddi meselelere mahal vermektedir. Eşinin evlenmesini istemeyen kadın ya boşanma davası açmaktadır yahud duruma ses çıkararamamaktadır. Bu vaziyete katlanan kadınların zamanla ruhi vaziyetleri-psikolojik durumları- sıkıntıya girmiştir. Bölge vilayetlerinde açılan boşanma davalarının ve bu şikayetler ile ortaya çıkan ruhi bozuklukların sayısı artmıştır. Evlendirilen kızların aynı vakitte küçük yaşta olması akla cinsi istismar mevzularının da gelmesine mahal vermektedir. Bölge vilayetlerinde ortaya çıkan bir diğer önemli durum fuhuş hadiselerinin artmasıdır. Hayatını idame ettirmek için gereken parayı kazanmak zorunda olan Suriyeliler zorla bu hazin yola sürüklenmektedir. Trajik bir hadise olan bu durum bölge vilayetlerinde alışılageldik bir durum halini almıştır.
         
Suriyeli misafirlerin Türkiye’ye ikinci büyük etkisi şüphesiz iktisadi alandadır. Misafirler ilk geldikleri vakitte piyasayı canlandırdıkları söylenebilir. Bu durumun ailelerin yanlarında getirdikleri birikim ile alakalı olduğu düşünülebilir. Ayrıca bölgeye yardım gönderen dernek, vakıflar alışverişlerini bölge vilayetlerinden yaptıkları için bu duruma sebebiyet vermişlerdir. Ancak zamanla bölgedeki insan sayısının artmasıyla artık iktisadın yapmacık tanımında bulunan ‘kısıtlı kaynaklar ile sınırsız ihtiyaçlara cevap verme sanatı’ ciddi anlamda mesele olmaya başlamıştır. Bu noktada aslında meselenin temel kaynağı Türkiye vatandaşlarıdır. Vatandaşlarımızın Suriyelilere iş konusunda takındığı zalimane tutum, diğer iktisadi sorunların temelini oluşturmaktadır. Türkiyeli işveren Suriyeli bir işçiyi yarı fiyatına iştiham etmektedir, bunun yanı sıra zaten barınma konusunda tam bir trajedi içerisinde olan Suriyeli tebaaya Türkiyeli ev sahipleri evleri için fahiş bir miktar talep etmektedirler. Hal böyle olunca yarı fiyatına kölelik yapan ve ev kirasını iki katını ödemeye icbar edilen Suriyeli tebaa evvela mecburi bir şekilde az önce tahlil ettiğimiz içtimai meselelere sebebiyet vermekte, bilahare Türkiyeli işveren ve ev sahibi için cazip bir seçenek olduğu için Türkiyeli tebaaya tercih edilmektedir. Vaziyet bu olunca Türkiye vatandaşları işlerini ve evlerini elinden alan Suriyelilere diş bilemektedirler.

Sonuç olarak; Suriyeli misafirlerimizin Türkiye’ye olan etkisini 2 başlık altında umumi olarak tahlil edebiliriz. Bunlar içtimai ve iktisadi sorunlardır. Yukarıda incelediğimiz üzere bu duruma da sebep olan bazı hadiseler vardır. Bunlar temel manada irfani farklılıklar, trajedik hadiseler ve bazı Türkiye vatandaşlarının katı yürekli tutumlarından kaynaklıdır.


                                                                                           Alican YENİÇERİ

                                                                                      Haziran 2015, ANKARA

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Lisan Davamız Üzerine Denemeler-1


Kalemi tuttuğum şu lahza belki de hayatımın en ehemmiyetli lahzalarından bir tanesidir. Uzun zamandır alaka hissettiğim lakin üzerine yoğunlaşmanın 3 ay kadar önce ancak nasip olduğu bir konudan dem vuracağım. Bu konuya alaka hissettiğim vakit, üzerinde yazı yazmam lüzumunun son derece ehemmiyetli olduğunu bununla alakalı da yakın çevremin hatta ileri safhalarda kıymetli meslektaşlarımın da konu üzerinde farkındalığının olması gerektiğini düşündüm. Şükür ki konu üzerinde yazmak bugüne nasip oldu ve bu öncekiler gibi makale tarzında olmayacak, samimi bir üslub ile bir deneme silsilesi başlatacağım dedim. Çünkü konunun ehemmiyetini anlatmam gerekiyor ve sıkıcı bir yazıyı kimse okumayacaktır. O yüzden denemeler kısa ve samimi olacaktır. İlk düşündüğüm vakit bunun en az 30 tane olması gerekiyor dedim, lakin şu an ne kadar olur bilmiyorum, gittiği yere kadar gideceğim.

Neyse meramımızı şöyle kısa bir hülasa ettikten-özetledikten- sonra neyin bizi dertlendirdiğine değinelim. Müzdaribi olduğum mevzunun aksine günümüz safsata Türkçesiyle meramımı beyan etmeye çalışacağım. Çünkü böylelikle anlaşılacağımı ümid ediyorum. Zaten öteki türlü yazmaya kalkışsam, henüz bende öğrenme safhasında olan bir cahil olduğum için yazamıyor, uzunca vakitler kaybediyorum. Ancak bir gün onu da bu şekilde sular seller gibi yazabileceğim umudunu muhafaza ederek çalışıyorum.

Mevzunun ne olduğunu net olarak anlatmadan önce-haddizatında hiçbir vakit anlatmayacağım- şunu bilelim. Yakın tarihimizde zuhur eden en mühim hadisata şöyle bir bakınca tabiidir ki en nazar-ı dikkatimizi en celb edici şeyler inkılaplar olarak ön safa çıkmaktadır. Kadim devletimiz Osmanlı, kendi döneminde diğer devletlere mukayesen birçok konuda en iyisi olduğu gibi lisan konusunda da en iyisidir yahud en iyilerindendir. Neden böyle bir çıkarımda bulunuyoruz? Çünkü bu lisan oluşturulduğu safhada Arapça ve Farsça’nın zenginliğine gönlünü açmıştır. Arapça ve Farsça o dönemde-bu dönemde de- dünyanın edebiyat alanında nam salmış, ciddi bir birikimi olan dillerdi. Osmanlı medeniyeti de bu iki kadim medeniyeti kendi medeniyet sahasında, kendi lisanıyla cem ederek aldı ve dünyanın en zengin lisanlarından birini oluşturdu. Bu noktada konuşulan lisan, halkın meramını dillendirmesine engel olmadığı gibi, inançlarını öğrenmesinde de kolaylık sağlıyordu ki aslında bu iş yapılırken de en önemli mizan olarak kabul edilen şey buydu.

Şimdi konudan biraz uzaklaşıp işin özüne inelim. İslam’a en çok hizmette bulunmuş iki milletten; Araplar ve Türklerden bahsedeceğiz. Evvela ‘Kur’an neden Arapça indirildi?’ sualine birçok kişi işin kolayına kaçarak ‘Allah böyle takdir etti’ der. İşin bu yanı muhakkak ki doğrudur. Allah’ın takdiri olmadan herhangi birşeyin olması mümkün değildir. Lakin bu işin derinine inecek olursak Allah’ın takdirinin bu yönde cereyan etmesi boşa değildir. Kur’an nazil olmadan 2000 yıl öncesine kadar Allah Araplara bir edebiyat meyli bahşetmiştir. Böylece Araplar düzenledikleri panayırlarda ben daha veciz söz söylerim, benim sözüm seninkini döver, seninki benimkini geçemez diye yarışmaya başladılar. 2000 yıllık bir birikimin ardından Arap lisanı öyle bir hale geldi ki kervanda 5. Sıradaki deve bile şahsına münhasır bir kelime ile çağrılmaya başlandı. İşte Allah’ın insanlara dinini tebliğ etmesi için Arapça bu yüzden ilahi bir takdir ile tercih edilmiştir. Yeri geldiğinde az kelime ile-insanoğluna külfet olmaması açısından- hedefleneni anlatabilme ve hedefleneni doğru anlatabilme son derece elzemdir. Allah’ın takdirinin bu yönde tecelli etmesinin sebebi Arap lisanının meziyetleri olduğunu söylemek mümkündür. Tabii bununda yine Allah tarafından verilen bir meziyet olduğunu unutmamak lazımdır. İkinci hizmetkar kavime gelince, Türkler Orta Asya’daki hayatlarında henüz yerleşik hayata geçmemişlerdi. Çetin hayat koşulları hakim olduğundan ve Türklerin bölgedeki diğer milletler ile olan münakaşalarından ötürü bu millette de bir harbçilik yeteneği haiz oldu. Türkler gittikleri her bölgede Moğol yahud Çin ile harbe girdiler ve böylece savaş konusunda türlü kabiliyetlere sahip oldular.-Türkler harb konusunda o derece ilerlediler ki; ordusu Türklerden oluşan Abbasi hükümdarı-ki aynı zamanda halifedir- şevhetli Arab kadınları ile evlenip rahata alışmasınlar, savaşçılık meziyetlerini kaybetmesinler diye Türklere ayrı bir şehir kurdurdu.-  İslam ile şereflendikten sonra Batı’ya yöneldiler ve ilk olarak Acemler ile muhatap oldular. Daha sonra Van civarlarına gelen Türkler, bilahare tüm Anadolu’ya yerleştiler. Bu vetirede savaş koşullarının hakim olması dolayısıyla lisanda da o yönde bir gelişme hakimdi ve göçebe hayatın etkisiyle edebiyat hiç gelişmediğinden vasat bir lisana sahip idiler. Lisandaki ‘vur, kır, git, gel, bin, in, ok, yay’ gibi kelimelerin bu şekilde tek heceli oluşu dönemin şartlarındandır. Bu kelimeler ‘Üsküdar’a gider iken türetilmiş kelimeler değillerdir’. Harb vaziyetinde meramını en ivedi ve müessir bir şekilde aktarma ihtiyacı hasıl olduğundan ötürü bu tarz emir kelimeleri Türkçe’de tek hecelidir.

İşin diğer bir yönünü ele alacak olursak; Türklerin bu durumları yani savaşçı bir içtimai yapıya sahip olması onları edebi manada geliştirememiş lisanları vasat kalmıştır. İslam ile müşerref olup Batı’ya göç ettiklerinde bu noksanlıklarının etkisiyle ilk olarak Farsça bilahare Arapça kelimeleri ihtiyaca binaen almışlardır. Orta Asya’dan Batı’ya doğru ilk göç ettiklerinde takdiriniz ilk olarak Acemler-İranlılar ve çevresi- ile karşılaştılar. Bu yüzden yine o dönemde Arapça kadar zengin bir lisan olan Farsça’dan oldukça fazla etkilendiler. Örneğin; namaz ve cami gibi kelimeleri Arapça’da bulamazsınız. Bir Arab namaza salat, camiye mescid der. Bunlar Farsça’dan lisanımıza cem olmuş kelimelerdir. Bilahare Anadolu’ya giren Türkler ardından ihtiyacı olduğu birçok kelimeyi alıp Acem dilleri, Arapça ve Türkçe’den ortak bir lisan oluşturdular. Hal böyle olunca lisan çok zenginleşti ve kurulan köklü devletler sayesinde de aynı lisan kıtalar arası hüküm sürer hale geldi. Türkçe savaş koşullarından dolayı haiz olamadığı bir zenginliğe kavuşmuş idi.

Aynı dilin bugün ne derece maskara hale düşürüldüğünü başlattığımız bu silsilede değerlendireceğiz. Şu anda bu yazıyı okuduğunuz lisan bir lisan değil, uydurma kelimelerle dolu bir safsatalar yığınıdır.

Başlattığımız deneme silsilesinde bu konuları enine boyuna ele alacağız. Lisandaki yıkım hareketlerini peyderpey tetebbu edeceğiz-analiz edeceğiz-. Son olarak genç kardeşime şunu söylemek isterim; bir yabancı lisan öğrenmek için vaktini ve parasını cömertçe ziyan eden kardeşim, bu sedaya kulak ver!-Yabancı lisan muhakkak öğren- Kendi lisanını konuş! 

                                                                                            Alican Yeniçeri
                                                                                      Mayıs 2017,ANKARA 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

  Kut'ül Amarre   


       Tarihimizde Sabık Harb-i Umumi-Birinci Cihan Harbi- muhakkak ki çok ehemmiyetli bir yere sahiptir. Bu harbin neticesi sadece kadim devletimiz Osmanlı üzerinde müessir olmamış, evvela Alem-i İslam’ı bilahare tüm cihanı teshir altına almıştır. Kabil-i teshir olmayan-boyun eğmesi mümkün olmayan- neticeler cereyan ettiren Harb-i Umumi tecriden-sadece- hudutların tağyir edilmesiyle-değiştirilmesiyle- neticelenmemiş, mahaza-bununla birlikte- külli bir tebeddüle-değişim- mahal vermiştir. Harb-i Umumi’ye taalluk eden-ilgili olan- hususları tetebbu-analiz etmek- edecek olursak, muhakkak ki kuvvet-i maneviyyemizi biş-ter-daha çok- harlandıracak vakalar ile mülaki olacağız-karşılaşacağız-. Çanakkale vakası, Enver Paşa ve acemiyanlarının Kafkasya’ya sürdüğü ve hezimet ile neticelenen Kafkasya hadisesi, Seyyid onbaşı hadisesi vesaire…Lakin bir vaka zuhur etmiştir ki; bu vaka hemana-tıpkı- Çanakkale vakası gibi ehemmiyetlidir. Harbin seyrini tebdil eden-değiştiren- bu vaka tarih kitaplarımızda yazmaz. Ona bedel-bunun yerine- Osmanlı’nın ‘malül merdüm-hasta adam-’ olduğu, itilaf devletlerine mütenazıren-karşısında- nasıl mağlup olduğu, icmal-kısacası- inkılabın hadisat-ı ahkamına-hükümlerine zemin oluşturacak hadiseler- binaen bir tarih okutulur. İmdi, tarihimizde şems gibi intizar eden bu hadiseyi tetebbu edelim. (Buradan gayrı safsata Türkçe lisanı efzunter-daha fazla- istimal edilecektir-kullanılacaktır-.)
          Savaş öncesi duruma bakarak cihan ve Osmanlı namına birkaç kelam edelim; devletimizin başında İttihatçılar bulunmaktaydı. 2. Abdülhamid’i tahttan indiren bu güruh, kaybedilen toprakları geri alma ümidiyle, yani toy bir zihniyetle, zuhur eden bu savaşa Osmanlı’yı da dahil etmişlerdir. Bu noktada nazar-ı dikkatiyenizi celb edecek olursak; Osmanlı’nın girilen cihan harbinde kullanacağı büyük bir etken şahıs mahiyetinde-Abdülhamid Han’dan sonra rumuzi şahsiyetler halife olarak başa getirilmiştir.- ortadan kaldırılmıştır. Halife dünyadaki bütün Müslümanların reisidir. Afrika’da, Güneydoğu Asya’da İngiliz ve malum güruhların sömürüsü altında ezilen bütün Müslüman beldelerinde halifenin bir selamı gözlerin İstanbul’a çevrilmesine yetiyordu. İşte bu durum İngilizleri oldukça rahatsız ediyordu.  Bu durum çerçevesinde dünyaya bakacak olursak Avrupa’da en küçük devletin bile bir sömürgesi bulunmaktaydı. Cihana bir bölüşme havası hakimdi. Sanayi devriminin de tesiriyle ülkeler, sömürü ülkelerinden ham madde ve işgücü göçürebilmek için bölünecek pastadan bir pay kapma yarışında idi. Tabiidir ki bu yarıştan Osmanlı etkilenmeyecek değildi. Mülkiyetinde bulundurduğu topraklar dünyanın en verimli ve sevkülceyşi-stratejik- toprakları idi.
          Netice olarak Cihan Harbi başladı ve ittihatçıların heva ve hevesleri doğrultusunda harbe İttifak Taifesi ile beraber girildi. Kavmiyetçi fikriyatlar ile Osmanlı’dan ayrılan toprakların geri alınması amaçlanmış iken yaşanan hadiseler daha fazla küçülmeye sebebiyet verdi. Bu harb boyunca Çanakkale hadisesi ve günümüz Irak topraklarında bulunan Kut bölgesinde ciddi zaferler kazanılmıştır. Bilhassa Kut bölgesinde emsali görülmemiş bir zafer kazanmamıza rağmen bölge kaybedilmiştir. Bunun sebebini farklı bir başlık altında tetebbu etmek daha sahih olacaktır.
          Cihan Harbi sırasında Akdeniz’de gezen Goben ve Breslav gemileri bir anda rota değiştirerek Çanakkale’ye yöneldiler. Osmanlı hükümeti ne hikmettir ki; bu gemileri kendi malları olarak gösterip onlara Yavuz ve Midilli isimlerini verdiklerini ilan etmiştir. Çanakkale Boğazı’nı geçen gemilerde kömür ikmali yapama ihtiyacı hasıl olmuştur. Bu gemilere kömür veren şirketin adı da ‘Cityness’ dir. Bir İngiliz şirketidir. Yani anlayacağınız ortada çok büyük bir oyun vardır. Bu hadise ile birlikte Osmanlı harbe resmen dahil oldu. Bu harb boyunca Çanakkale İngilizlerin yediği ilk darbedir. İkinci darbe de Kut bölgesinde atılmıştır. Fakat Kut bölgesinde alınan bu zafer sıradan bir zafer değildir. Bu vakanın nev’i şahsına münhasır sebepleri olduğundan unutturulmaya çalışılmıştır. Bu harb İngiliz tarihindeki en ciddi mağlubiyettir ve İngilizler tarihinde hiçbir zaman bu kadar perişan duruma düşmemişlerdir.
          Irak, İngilizler için yeraltı kaynaklarının yanı sıra Hindistan’da kurduğu sömürü imparatorluğunun güvenliği için oldukça önemliydi. Ayrıca 2. Abdülhamid’in hayata geçirdiği Hicaz-Yemen demiryolu ağı İngilizlerin ‘üzerinde güneş batmayan’ idealleri için bir tehdit idi. İngilizler bölgeyi ele geçirdikten sonra burayı Hindistan’daki cunta yönetiminin eline vermeyi planlıyordu. İngilizler Irak seferini başlattıktan sonra Osmanlı’ya karşı bir üstünlük kurup bölgeyi Bağdat’a doğru ilerlemeye başladılar. Çok geçmeden takviye alan Osmanlılar bu ilerleyişi durdurdu. Ardından 6 Kasım 1914 günü başlattıkları saldırı ile bir kasabayı ele geçiren İngiliz ordusu tekrar ilerleyişe geçti. Durumu haber alan Osmanlı ordusu Enver Paşa’nın emriyle Irak birliklerinin başına Süleyman Askeri Beyi getirdi. Süleyman Askeri Bey, yerel halkı örgütleyerek İngilizlere karşı bir mücadelede takviye yaparken, İngilizler Mısır’daki kuvvetlerini de bölgeye sevkedip bölgedeki gücünü kolordu seviyesine çıkardı. Osmanlı,  Nasıriye’yi ele geçirilip, Şuaybiye’deki İngiliz bölgesine saldırdı.Ancak imkansızlıklar yüzünden bölgede çetin geçen mücadele sonucu Osmanlı birliği peyderpey eridi. Büyük kayıplar verilerek bölgeden çekilmek zorunda kalındığında Süleyman Askeri Bey durumu gururuna yediremeyerek intihar etti. Bu hadiseden sonra Irak ordusunun başına Nureddin Bey tayin edildi. Bundan sonra bölgedeki İngiliz birlikleri Amarre ve Nasıriye’yi ele geçirip işgale devam ettiler. Nureddin Bey Kut’ül Amarre’nin güneyinde Essim bölgesinde savunma tekmili almıştı. İngilizler Essim’in güneyindeki Al-i Garbiyye’ye 12 Eylül’de girdi ve Osmanlı’ya ağır kayıplar verdirdi. Ardından meydanı boş bulan İngilizler Kut’ül Amarre’ye girdi ve Basra’ya açılan su yollarının kontrolünü eline aldı. Tabi Bağdat’ın kontrolü ele geçirilmeden buralara sahip olmak imkansızdı ve ordu Bağdat üzerine yürüyüp Aziziye’yi ele geçirdi. Bağdat artık görünüyordu. Osmanlı bölgeden düzenli bir çekilme gösterdiği seyri vererek çekilirken aynı zamanda savaş düzeni alınıyordu. Osmanlı birlikleri Selman-ı Pakt’da harb düzeni almışlardı. Aynı zamanda İngiltere Harb Nazıriyesi’nden-Savaş Bakanlığı- ard arda Bağdat’a girme emirleri geliyordu. Buna binaen, General Tonchen 14 Kasım’da Bağdat üzerine harekat başlattı. Aynı anda Osmanlı Erkan-ı Harb Reisliği-Genelkurmay Başkanlığı- Irak, Musul ve İran’daki birliklerini birleştirip 6. Orduyu teşkil etti ve başına Alman Mareşal Golps tayin edildi. Bu duruma itiraz Nureddin Bey itiraz etti ve Enver Paşa’nın emriyle Halil Bey’e vazife verildi.-Bu ismi unutmayalım. Enver paşa’nın kendisinden bir yaş küçük amcasıdır.Müteveffa zümrenin hışmına uğrayan kahriman bir insandır.- Osmanlı ordusu kaydettiği ilerleme sayesinde Kut’ül Amarre önlerine kadar gelip şehri kuşatma altına aldı. Bu noktada İngilizlerin hesapladığı tarih kuşatmanın 1 ay kadar süreceğiydi. Ancak kuşatma imkansızlıklara rağmen 5 ay sürdü ve Osmanlı girdiği çatışmalarda büyük başarı kaydetti. Kut’ül Amarre’ye hemen hergün saldırılıyor, İngiliz birlikleri yıpratılıyordu. Güneyi abluka altına alıp su yolları ile bağlantıyı kesti. General Tonchen, Umumi Karargah’a geçtiği mesajda İran’a yol alan Rus birliklerinin yol değiştirip Kut’ül Amarre’ye saldırmasını istedi. Rus general Baratov’un yapacağı saldırı bir işe yaramayacak, Osmanlı ordusu Rus birliklerini derdest edecekti. Nureddin Bey ile Halil Paşa arasında iş bölümü yapılmış, Halil Bey kuşatmayı devam ettirecekken, Nureddin Bey de gelecek yardımları engelleyecekti. İngilizler bölgeye çıkarabildikleri yardım gücüyle Osmanlı’ya karşı harekete geçtilerse de bunda başarılı olamadılar. Netice itibariyle Halil Paşa İngilizlere mektup yolluyor ve teslim olmaları çağrısında bulunuyordu. General Tonchen 1 milyon sterlin, bir daha Osmanlı’ya karşı katiyyen cenk etmeme ve elindeki silahları teslim etme  koşuluyla Kut’ül Amarre’den çıkıp Basra’ya çekilmek istiyordu ancak Halil Paşa zafer parayla satılmaz deyip, İngilizlerin bölgeyi tamamen terk etmesini istiyordu. Bölgeye gönderilemeyen İngiliz desteği artık felaketlere yol açmıştı. İngiliz askerleri hastalık ve açıktan telef oluyordu. Buna karşılık İngilizler atları kesip yemeye başladılar. Teşkilat-ı Mahsusa’nın-Milli İstihbarat Teşkilatı- ajanları bölgeye girip, Hindistan’dan getirilmiş Müslüman askerlere aslında halifenin ordusuna karşı savaştıklarını bunu yapmamaları gerektiğini telkin ettiler. Bununda etkisiyle zuhur eden çözülmede artık İngilizlerin savaşacak güçleri kalmamıştı. 29 Nisan sabahı 2 İngiliz subayı Osmanlı mevzilerine girerek, generalleri Tonchen’in şartsız teslim olacağını iletti. 29 Nisan sabahı Binbaşı Nazmi Bey komutasındaki piyade alayı Kut’ül Amarre’ye giren ilk Osmanlı birliğiydi. Aynı gün hükümet binasına Osmanlı bayrağı çekildi. Halil Paşa ardından General Tonchen’i ziyaret etti. General, kılıç ve silahını teslim etmek istediyse de, Halil Paşa ‘bunlar şimdiye kadar sizindi, şimdiden sonra da sizin olacak’ diyerek geri çevirdi. Generale İstanbul’a götürüleceği söylendi ve aynı gün beşi general 13 üst düzey subay, 481 subay ve 13309 İngiliz askeri teslim alındı. Bu İngiltere’nin tarihinde gördüğü en korkunç hezimettir.


          Netice itibariyle kararlı bir direnişin ardından Kut’ül Amarre alınmıştır. Fakat bölge sonrasında kaybedilmiştir. Bu zaferin baş kahrimanlarından biri olan Halil Paşa Türkiya Cumhuriyeti devlet olarak ilan edildikten sonra ülkeye kabul edilmemiştir. Bunun sebebini tarihçiler şöyle değerlendirir; ‘Halil Paşa Yıldırım Ordularında tek bir kurşun atılmamasını emreden kişiyi muhtemelen biliyordu’. Sonuç her ne olursa olsun; çetin mücadele sonucu alınmış bu zaferde büyük payı olan bir adamın böylesine perişan edilmesi takdiriniz rezalettir. Kut’ül Amarre kazanıldıktan sonra Halil Paşa’nın emriyle her sene orduda Kut bayramı kutlanılıyordu. Bu bayramda daha sonra Cumhuriyet’in ilanından sonra kaldırılmıştır. Kut’ül Amarre zaferi tarih kitaplarından çıkarılmış, ciddi bir unutturulma çabası içine girilmiştir. Ancak görülmektedir ki bunda başarılı olunamamıştır.



                                                                                                            Alican Yeniçeri
                                                                                                      Mayıs 2017, ANKARA

9 Mart 2017 Perşembe

Mukaddime Dersleri

عوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم

**Bu yazı Nureddin Yıldız’ın ‘Dünya Nasıl Dönüyor?’ başlıklı derslerinin Mukaddime başlığı altında incelediği 4 dersin özetinden hareketle yazılmıştır.Kişisel yorumlara yer verilmiştir.Dersin 1. Kısmı yapılacak derslerin özeti olduğu için çok uzun tutulmamıştır.

Mukaddime 1

Öncelikle bu dersin ana başlığını açmak ihtiyacı hasıl olmuştur.Dünya nasıl dönüyor konusu elbette
coğrafi olarak incelenmeyecektir.Dünya nasıl dönüyor sorusunu neden yanıtlama ihtiyacı hasıl olmuştur? Çünkü dünya normal olarak insanın etrafında döndüğü bir dünya değil bir topaç gibi ucu sivri bir şekilde insanın başının üzerinde dönen bir dünyadır.Bu vesileyle diyebiliriz ki; günümüzün dünyası bir topaç gibi Müslümanın başını kazımaktadır.

Günümüz dünyasını ve içinde bulunan bir Müslümanın durumunu daha iyi kavrayabilmek için şu örnekten hareket edelim; bir gün bir ailede dede, büyükanne ve torunlar ve anne otururlarken düşmanlar geliyor ve evin etrafını sarıp ateşe veriyorlar.İçeridekiler bundan bir haberler iken en son bir torun camdan dışarıya bakıyor ve ‘galiba ateş yanıyor’ diyor.Dışarıya bakan ahali evin dört bir yanının alev aldığını görüyor ve biçare bir şekilde evin içerisinde oturup yanmayı bekliyorlar.İşte günümüzde Müslümanların durumu aynen bu şekildedir.Dışarıda bir ateş çemberi gün geçtikçe bizi yakıyor.Biz de içeride namaz kılıyor, hacca gidiyor, ibadetimizi yapmaya çalışıyoruz.Ümmetin durumuna kayıtsızız.

Ümmetin durumunu biraz camdan dışarı bakabilenler görebiliyorlar  ve bu ateş çemberinden yanmadan çıkamayacağımızı anlayabilmektedirler.Ümmetin bu noktadan niye sıyrılamadığını anlamak zorundayız.Bu yüzden yapmamız gereken ödevler ve bu ödevlerin yanında eksikliklerimizi bilmemiz ve düzeltmemiz lazımdır.Bunları sıralayacak olursak aşağıdaki gibi bir tablo önümüze çıkmaktadır.

1-) İslam’ı kendi kutumuza daraltma hatası

Çevremiz camiler, hocalar ve bu amaç uğruna mücadele eden vakıf ve derneklerle doludur.Fakat ne yazık ki her fert kendisine bir kutu edinmiş ve kutusuna sığdırabildiği kadar İslam’ı alıyor.Köyün ortasında bir ev, evin 100 metre ötesinde bir cami, caminin de 200 metre ötesindeki bir tarlaya sıkıştırılmış bir din İslam’ın fotokopisi bile olamaz.Yarın Merih’te hayat bulunsa, Merih’e de taşınması için gönderilmiş bir İslam’ın bu kutuya hapsedilemez.

2-)Müslümanların  başına büyük felaketleri açanların unutulması

İmdi şüphesiz batılı ülkelerin bir ünü var.Örneğin kızım İngiltere’ye gidip 6 ay kalsın da dil öğrensin gibi umudu batılı ülkelerde arama var.Halbuki insanlığı sömüren, kendisinden başka herkesi kölesi gibi gören bunu da açık açık söylemekten çekinmeyen İngiltere’ye-Batı’ya- bu derece bir izzet-i ikram olması hazmedilemeyecek bir durumdur.Çanakkale’yi ne kadar da çabuk unutmaktadır insanoğlu…Bizi gelip bölüp, parçalayan, hilafeti ilga eden, Müslümanları perişan hale düşüren batıyı insanoğlu ne kadar çabuk unutmaktadır?Aynı Batı Çanakkale’ye gelip 6 kalmış ve bizden neler neler almıştır.Kim bilir o kız gidip 6 ay kalsa ondan neler neler alacaktır.

3-) İslam’ın bir köşesinden tutulmasının yeterli görülmesi

Bir köşesinden tutulmuş bir İslam, İslam değildir.İslam için kurumlar kuran, vakıf ve dernekler oluşturan, İslami bir nesil yetiştirdiğini ilan eden insanların, Allah’ın dininin farklı yorumlanmış biçimlerinden sadece ikisini alıp diğerleri ile uğraşamam demesi çok yanlış bir tutumdur.
Filanca tarikat bizim makul gördüğümüzü makul görmediği için batıl, falanca tarikat bizle aynı düşünmüyor diye batıl, gibi yüz oluşumunda birbirine batıl dediği batılcılardan oluşmuş bir tarikat bizim dinimiz olabilir mi acaba? Biz dini Allah’ın indirdiği ve peygamberinin yaşadığı şekilde istemekteyiz.

4-) İslam’a hizmetin sadece hocaların görevi olarak görülmesi

Maalesef Müslümanlar arasında yaygın bir yanlış düşünce bulunmaktadır.Bu da İslam’a hizmetin sadece vakıflarda, derneklerde görevli din görevlilerin görevi olarak görmektir.Bir yerde bir insan ölünce insanların dilinde direk cennetlik zikredilmekte, kimse bu durumda cehennemden bahsetmiyor.Herkes kendisini, yakın bir arkadaşını cennete layık görüyor.Fakat İslam’a hizmete gelince kafasındaki kanı hep din görevlilerinin bu işi  yürüteceğidir.Neden cennet herkesin oluyor da cennete girmenin sebebi olan İslam’a hizmet sadece belirli bir kesimin oluyor?

5-) İmanına hizmeti hiç düşünmeyip hep imanından hizmet bekleyen müminlerin yaygınlığı

Dünya’daki insanlar 3 gruba ayrılırlar; müminler, kafirler ve münafıklar.Mü’minler hayatlarını İslam’a göre şekillendirme gayreti içerisinde olan insanlardır, kafirler bunun tersi yolu seçmişlerdir, münafıklar ise çıkarları hangi yöne meylederse o yola gidecek olan insanlardır.Fakat bu asırda grubun en hayırlı insan türü olan müminlerin de 2 gruba ayrıldığını söyleyebiliriz; imanına hizmet eden samimi müminler ve imanlarından hizmet bekleyen kelepur müminler.Müminlik kayıt alınarak, form doldurularak yapılan bir iş değildir.Müminlik bu yola canla başla kendisini feda edenlerin işidir.Bedelini ödemediğimiz, uğruna can ve malımızı tüketmediğimiz, ihlaslı ve samimi bir şekilde eşimizden, çocuklarımızdan vakit ayırmadığımız bir dünya da ettiğimiz iman ne işe yarar? Buradan bir beklenti içinde olmak imanından bir beklenti içinde olmayla muadildir.

6-)Dünya topaç gibi başımızın üstünde döndürülüyor

Mümin bir akıl depremi geçirmektedir.Bu akıl depreminde dinimizin bazı noktalarında sarsıntılar meydana gelmiştir.Bu noktalar ise;

1-) Allah’a itimadımız sarsılmıştır.
2-) İslam’ın geleceği konusunda itimat sorunu ortaya çıktı.

Geçirdiğimiz akıl depremi sonucunda Allah’a olan itimadımız ciddi biçimde etkilenmiştir.Küfrün saldırıları karşısında kimisi kader yok dedi, kimisi hadisi inkar etti.Bu noktada açık ayetler olmasına rağmen insanoğlu bunu yapmıştır.Bunlara hurafe deyip kendisi getirdiği açık sistem ile herşeyin düzeleceğini sanmıştır.Allah’a güvenmemiştir.

Müslümanların dünyadaki durumuna bakacak olursak ciddi bir hüsran tablosu bizi karşılamaktadır.Bu noktada insanoğlu yeise kapılmaktadır.Halbuki İslam’da yeise yer yoktur.Ümitvar olmak vardır.Ümmet-i Muhammed, halifesi başında, ezanı okunan, Kur’an’a göre yasa çıkaran –izm’leri olmayan bir düzene olan itimatlarını kaybetmişlerdir.

Mukaddime 2

İslam bütün insanlığın ortak dinidir.Evrenin ortak projesinin adıdır.İnsana indirilmiştir.İnsan dinini tüm evrene yaymakla yükümlüdür.İslam hayatın her alanına hükmeder.Siyasetin alanına din adamı karışamaz diye bir şey var mıdır? İslam bu dünyanın sadece camilerinin adı değildir.Camileri ile kısıtlı kalamaz.Hatta bu yöre diğer yöre, Arap yarımadası ile de sınırlı kalamaz.Tüm ‘insanlık’ dinidir.

Bu noktadan hareketle Araplar başta olmak üzere İslam hiçbir şeyle kısıtlanmayacak bir dindir.Filancanın dini değil, insanın dinidir.Falancalar bu dinin üzerinde proje yapamaz.Bu din insanlığın ortak muhatabıdır.Bu dinin sahibi Ümmet-i Muhammed’dir.Önderimiz Hz. Muhammed ve daha sonra onun arkasından gelen sahabelerdir. İslam ifrat ve tefrite düşmeden Kur’an ve Sünnetten kopmadan yaşanır.İfrat ve tefrit noktasına örnek verecek olursak; bir zamanlar üniversite okuyan genç kızlar fakültelerine alınmıyor idi.Bunun için protestolar, kavgalar meydana geldi.En son malum zihniyet pes etti.Genç kızlar rahat bir şekilde başörtüsünü takmaya başladı.Ancak bu kez de başörtülü ile başörtüsüzü ayırt edemez olduk.Bir ifrat söz konusu idi, şimdi tefrit başladı.İslam ifrat ve tefritten uzak yaşanır ve herkesin endişesi olmalıdır.

Biz burada Ümmet-i Muhammed’in geleceğini konuşabilir miyiz? Neden konuşmayalım.İslam bizim dinimizdir.Biz bu hayat nizamı sayesinde cennete gireceğiz.Ayrıca bu din peygamberinin yaşam tarzına yaklaştıkça ifrat ve tefritten uzak durmuş olur.Müslümanlar kendi doğrularını hak kabul edip, başkalarını dışlarlarsa peygamber çizgisinden uzaklaşmış olur.Birgün ne konuştuğunu şaşıracak kadar alkol kullanmış bir adam dayak atılmak üzere peygamberin mescidine getirilmiş ve peygamber ‘bu adama neden hakaret ediyorsunuz’ diye onu sahiplenmiştir.Bu durumda görüldüğü gibi peygamberin böyle bir olay karşısında bile müsamahakar olması bize bir örnek değil midir? Bu dönemde zaten başımızda bir önder-halife- yok.Bu yüzden küçük tarikatler, cemaatler, vakıflar, dernekler olacaktır.Ancak bu vakıflar, dernekler İslam’ın amacı değildir amacına binaen oluşturulmuş araçlardır.Bu tarikatin başındaki adam peygamberden sonra en yetkili kişi değil, peygambere bağlı bir kişidir.

İnsan mükerrem bir varlıktır. Nedir mükerrem olmak; mükerrem saygın demektir.İslam insana değer verir.Öyle ki siyah Bilal ile, beyaz Ebubekir aynı safta cenk edebilirler.Öyle ki; kafirin dahi yüzüne tokat vurulası yasaklanmıştır.

İnsanoğlunun mükerremliğinin bir başka kanıtı da şudur ki; Allah yeryüzünün halifeliğini insanoğluna bahşetmiştir.Daha önce dağlara sunulan bu teklifi dağlar kaldıramamıştır ve insan oğlu bu teklife karşı ‘peki Ya Rab’ diyerek bu teklifi kabul etmiştir.Bu teklif karşısında insanoğluna kainattaki tüm nimetler sunulmuştur.Bu tüm nimetler karşısında insanın bir yeri fethedip Allah’ın kainattaki talebini yerine getirdim diyemez.Çünkü bütün kainattaki nimetler ile bu durum kıyaslanamaz.

Temel Esaslarımız

İslam’ın yeryüzünde gerçekleştirmeyi istediği 5 temel esas vardır.İslam’ın şartları da bu 5 şeyi gerçekleştirmek içindir. Bedir, Uhud gibi hadiseler de bu 5 şey için yapılmıştır.Aslında İslam namına yapılmış bütün olaylar da-namaz kılmak, oruç tutmak, Endülüs’e ordu çıkarmak- gibi olaylar da bu 5 şeyin gerçekleştirilmesine yönelik idi.
-Allah’ın dini tek söz sahibi olacak,
-Cana kıyılmayacak,
-İnsan aklı yönlendirilmeyecek, zarar görmeyecek,
-İnsan nesli namusla kıyamete kadar devam edecek,
-Mal helal standartlarda insanlara kavuşacak.

Bu yüzden dikkat edilmelidir ki; Allah yolunda cihad ederken öldürülen de şehiddir.Bakkalda çalınan parasını müdafaa ederken öldürülene de peygamber efendimiz ne diyor şehiddir.Eşinin namusunu kollarken öldürülen de şehiddir.

İslam’da alkole ağır cezalar bulunmaktadır.Bunun nedeni insanın beyninin diri tutulmasını sağlamaktır.Alkol insan vücuduna zarar vermektedir.Allah’ın dinini insanlar ayakta tutacağı için

İslam öldürmemeyi ilke edinmektedir.Allah Kur’an’da kim ki bir insanın yaşamasına katkıda bulunursa tüm insanlığı yaşatmış gibidir, kim ki bir insanı öldürmüşse tüm insanlığı öldürmüş gibidir diyor.İmdi varın siz düşünün Kabil kaç milyon insanın katilidir.7 milyon denir ama 7 milyon şimdi var.Tüm insanlık 7 milyon değildir ki…

İnsan yeryüzüne Allah’ın muradını gerçekleştirmek gönderildi ve Allah bununla birlikte insanoğluna ‘hadi gidin kendi projenizi geliştirin, uygulayın’ demedi.Allah insana bir çalışma takvimi bahşetti ve buna göre yaşayacaksınız dedi.Bununla birlikte sizlere ‘şeytan’ denen bir imtihan gönderdim dedi ve şeytanın bizi sonsuza kadar rahatsız etmesini istedi.Çünkü dümdüz yolda hiçbir şoför ilerleyemez.Hiç kimse rampası ve virajı olmayan dümdüz bir yolda ilerleyemez.Şeytan o günden beride plan yapmaktadır.Allah insanoğlunu gönderirken Levh-i Mahfuz’da yazdığı hayat planı –ki ona Kur’an denmektedir- ne kadar eskiyse şeytanın planları da o kadar eskidir.Ümmet-i Muhammed kadar değil, Hz. Adem (a.s)’ e kadar dayanmaktadır.Çünkü İslam ilk insanla birlikte başlamıştır.

İşte bugün insanoğlunun karşılaştığı bütün  problemler şeytanın hileleri ve onun tuzağıdır.Herşeyi Yahudi’ye yıkıyoruz.Olur mu öyle şey! Bir araya gelemeyecekler diye Kur’an ayeti var.Yahudiler ipsiz sapsız kimsenin selam vermediği asi tipler olunca şeytan tarafından kullanılmaya müsait kimseler haline geldi ve şeytan projelerinde onları kullandı.Ümmet-i Muhammed’in bölünmüşlüğü bir şeytan projesidir.Tabi Ümmet bugün bunları çözdü.Bu adam bizleri böyle kandırıyor artık kanmayalım dediler.Bundan mütevellit kimse  yarın mahşer gününde Allah’ın huzurunda ‘şeytanın planları çok fenaydı’ diyemeyecek.Allah ‘ben size İblis’e dikkat edin dememiş miydim’ diyecek.Allah insanı mükerrem bir varlık olarak yarattı.Daha sonra ona yeryüzünde bir görev verdi.Kainat senindir, sadece burası değil, ‘gez, dolaş, tebliğ et’ dedi.

Medine İslam Toplumu

Medine’ki ümmet kim idi?

-Allah’ın dinini yeryüzünde bir hayat sistemi kurmak için kuruldu.
-Allah bu ümmete sorumluluk verdi.Hem bireysel olarak sorumluluk verdi hem de toplumsal olarak sorumluluk verdi.Allah bu ümmete yüklediği emanet sorumluluğunu gerçekleştirmek için bu devleti kurdurdu.Herkes toplumsal ve bireysel olarak sorumluluk aldı.Dolayısıyla hanımının namusunu düşünmeyen de sorumluluk dışında kalacak, ümmetinin namusunu düşünmeyen de sorumluluk dışında kalacaktır.
-Yardımlaşma eksenli bir toplum kuruldu.İnsan olarak eksik olarak yaratılmaktan kaynaklanan bir muhtaçlık ile insanlar arasında yardım eksenli bir toplum kuruldu.Cihad edemeyen kadının yerine, erkek cihada gitti.Ev işlerini yapamayan erkek yerine, kadın bu işleri hakkıyla üstlendi.Buna benzer şeyler ile insanoğlu birbirlerinin eksikliklerini örttü.Kelam Allah’a mahsustur, o bütündür, tamdır.İnsanoğlu eksiktir.Ancak bu eksiklikte Ümmet olduğunda kenetleniyorsun ve bir sorun kalmıyor.Bu ümmetin orijinal halidir.
-Medine’de kurulan devlet İslam’ı yüceltirken insanlık üzerinden yüceltti.İnsanlık üzerinden bir toplum yüceltildi.Bunun için kıstas olarak melekler alınmadı.Melekler alınsaydı hayali bir din yaşanmış olurdu.Kim olduğuna bakılmadan insanlık ölçü tutuldu.Birgün peygamber efendimizin önünden bir cenaze geçerken, efendimiz ayağa kalkıyor.Bunu gören sahabeler soruyor. ‘Neden ayağa kalktınız? Bu cenaze bir Yahudi’nin idi.Bunlar zaten yaramaz adamlar’ Bu söz üzerine efendimiz ‘Bir can, insan değil miydi’ diyor.İşte bizim dinimizin özünü oluşturan model olan, Medine İslam Devleti’ndeki insan anlayışı buydu.
-İmtihan için yaratılmış kullar tarafından kuruldu.Kilometrelerce öteden gelinip kurulan devlet İslam toplumunun ilk şablonuydu.Bu şablonda peygamberimiz vefat etmeden birkaç saat önce Medine’nin dışında ordusu beklemekteydi.Peygamberimiz bu ordunun başına 17 yaşındaki Musab Bin Umeyr’i atadı.Cihad’dan dönülürken peygamber aslında en büyük cihadın şimdi başladığını nefisle cihad etmenin önemini vurgulamıştır.Bu noktada peygamberimiz aile eşrafına zulmedilmemesi gerektiğini, kardeşlik hukukunun korunmasının gerekliliğini ve Medine’yi dış güçlere karşı savunmanın önemini vurgulamıştır.

Ümmet 2 çeşittir. –Davet Ümmeti ve İcabet Ümmeti-

Peygamber Efendimiz ile bizatihi tanışıp O’nun davetiyle İslam’a girenler ki bunlara Ebu Cehil de dahildir.Bu gruba davet ümmeti denir.

Bir de peygamber efendimizin çağrısını bizzat duymadan kendisinin ‘Muhammedun ResulAllah’ olduğunu kabul etmiş bir ümmet vardır ki bu gruba da icabet ümmeti denir.

Peki bu ümmetin mantığı nasıl olmalıdır.Ümmet mantığında reis tektir.Hz. Muhammed’dir.Bunun arkasında örgütlenmiş topluluklar muhakkak vardır, olmalıdır.Fakat hiç kimse bu ümmetin önderi değildir.Ümmet diye bir derdimiz olmalıdır.Böyle bir şuurumuz olmalıdır.Gelinler hanımefendi, damatlar da Müslüman ve iyi de bir işleri var deyip geçiştirilemez.Ümmet diye bir derdimiz olmadıkça samimiyetimizi ispat edemeyiz.Bu ümmette emeklilik diye bir şey yoktur ve şu 3 esas bulunmaktaydı;

-Ümmet-i Muhammed’in iman eden bir halkı vardı.
-İman edenlerin hür yaşayacağı kendilerine ait toprakları vardı.
-İman edenlerin yaşam tarzlarını belirleyen kendilerine ait bir sistem vardı; Kur’anı- Kerim.

Ümmet-i Muhammed’de iman eden bir halk kitlesi, o kitleyi taşıyan bir toprak, arazi parçası ve bu sistemde yaşayacak bir hayat nizamı var idi.Bu 3 şeyi veyahut herhangi birini kaybedersen ümmet topal olur.Öncelikle ümmetin iman eden bir halkı olmalı, ardından ümmet o toprakta kiracı değil, ev sahibi olmalı.İslam bir yerde yaşıyorsa orayı kendisi sahiplenmeli.O yüzden Müslüman bir toprağı fetheder, kendisine yurt yapar, diğer insanların da orada yaşama hakkına saygı duyar.


Mukaddime 3


Ümmet’in dünü, bugünü ve yarınını konuacağız.Bu noktada ümmetin yaşadığı problemlere teker teker değinmemiz gerekiyor.

Bu ümmet büyük bir Endülüs faciası yaşamış bir ümmettir.Endülüs faciası yaşadığımız o günlerde ümmetin bir başka kolu İstanbul’da yeni bir medeniyetin beşiğini kurmakla meşgul idiler.Bir kalemiz yıkılırken diğer kalemiz kuruluyordu.Fakat bugün görüyoruz ki; ümmetin bütün kalelerinde çökme ve sarsıntılar meydana gelmektedir.Endülüs’e mersiyeler yazıldı ama bugün görüyoruz ki İslam aleminin her bir köşesinde ayrı ayrı mersiyeler yazılması gerekiyor.Camide secdeye kapanan her bir Müslümanın Kabe’nin şubesi olan bir binanın altında secdeye kapandığını unutmaması gerekiyor.Akli ve kalbi olarak Kabe ile bağlantısı olmayan binalara cami veyahut medrese denemez.Ümmet-i Muhammed yöreselleştiği müddetçe Allah’ın razı olduğu bir ümmet olmayacak.Tarikatimiz, mezhebimiz, partimiz, grubumuz değil, Ümmet-i Muhammed gitmektedir.

Ümmet-in yaşadığı problemleri peyderpey ele alacak olursak; ümmet İslam’dan soğumuştur.Bu tespit yapılırken camilerin çokluğuna, Batılı ülkelerin İslam’ı bir din olarak kabul edişine bağlı değildir.İslam topraklarında yaşayan ve ‘Müslümanım’ diyen birey İslam’dan kopmuştur.Hacca giden Müslüman artmıştır .Fakat Hz. Muhammed’in veda hutbesini tatbik edecek Müslüman çoğalmamıştır.Burada zikredilmesi elzem birinci husus; falanca –izm, filanca –izm, Nusayrilik ve mezhepler adı altında İslam’dan doğrudan doğruya bir kopuş vardır.İnsanlar şeriatten soğumuş, beşeri sistemler kılıfında Allah’ın nizamına karşı gelir olmuşlardır.Namaz kıldığı halde İslam’ın devlet idaresine hakim olmaması gerektiğini düşünen nesiller türemiştir.

Birçok vakfın, derneğin, şahsın toplantıları toplantı salonlarının dışına çıkıyor olabilir.İslam adına verilen tavizlerin bir sonucu olarak bunlar ortaya çıkmıştır.Ancak bu taraftan bakılınca Birleşmiş Milletler de bir İslam bloğu bulunmamaktadır.İşin garibi Arap bloğu bulunduğu halde bir İslam bloğu bulunmamaktadır.Bu noktadda İslam Arap’ın olsun gibi bir tutum sergilenmektedir.

Bu kopuşun en tehlikeli yanı da kopuşun hissedilmeyişidir.Meselenin sadece camilerin içerisinde yaşanıyor oluşudur.İslam dünyasındaki teknolojik gelişmeler-Kabe’yi 5 vakit internetten izleyebilmemiz vs.- İslam’ın büyümüş olduğunu zannetme hastalığı vardır.
İkinci durum ise; Müslümanların iki yüzlü politikalarıdır.Seçim zamanı köyüne yol yapılıp yapılmayacağına bakılarak oy veren, Ramazan’da Allah’ın sevgili kulu olan ancak Şevval 1’den itibaren özgürüm diyen, bankaya ekonomik sebeplerden ötürü bağlı bir Müslüman…Hz. Ömer’in yakalasa Medine’den kovacağı Müslümanlar şimdi takva ehli olmuşlardır.Kendisini Ümmet-i Muhammed’den sayan ancak söze başlayınca ‘Ah bu Araplar’ diyerek başlayan ve ‘Ulan şu Kürtler’ diyerek bitiren Müslüman…

Bütün bu karamsar tabloya rağmen Allah’a şükürler olsun ki; 1920’lerden itibaren ‘durun ey insanlar, etmeyin eylemeyin’ diyen bir grupta çıkmıştır.Zaten bu döneme bakmak çok zordur.Baktığın zaman gözüne toz kaçmaktadır.Ancak şöyle bir dikkatle incelediğinde tozun dumanın arasında bir Hasan El Benna’yı görebiliyorsun, dağı taşı kendisine ibadet etmek için mesken etmiş Said Nursi Hazretlerini görebiliyorsun.İhtilalin çetin şartlarında şeriat yasalarından gram taviz vermemiş Ali Haydar efendiyi görebiliyorsun.Bu hareketlerin kimisi cemaatleşti, kimisi 10-20 yıl sürdü, kimisi ise hala devam ediyor ama elhamdülillah bir etki bıraktılar.

Bugün Ümmet-i Muhammed’in 2 türlü düşmanı vardır.

Bunlardan birincisi İblis’tir.Ümmet-i Muhammed insanlığın son gemisidir.İnsanoğlu bu gemiye binerse kurtuluşa ve selamete erecektir.Ancak İblis yaptığı planlar ile bu gemiye binmek isteyen insanların aleyhine çalışmaktadır.İblis insanoğlunun Allah’a yönelmesine karşılık olarak alın bende interneti icad ettim demiştir adeta…

İkincisi ise cephenin önünde görünen geçici birliklerdir.Amerika, İngiltere, İsrali gibi devletler İblis’in geçici mangalarıdır.Yarın  İblis’in bunlarla işi biter, başka bir şey çıkarır ortaya.Bu noktada da bir gerçek vardır ki; hep bu etiket ülkeler konuşulmaktadır.Hiç kimse Malezyalı, Endonezyalı Müslümanlara kan kusturan Hollanda’yı konuşmuyor.Ayrıca bir zamanlar Portekiz insanlığın başına belaydı.Burada biz asıl meseleyi insanlığın son gemisinin Ümmet-i Muhammed olduğunu ve düşmanın bu gemiyi batırmak istediği olarak özetleyelim.Bir isim önemli değil.Görünen gerçek vardır ki; bugün İslam ümmeti mağluptur.Allah’ın kitabında yazan adaleti yeryüzünde hakim kılamıyorsa bugün İslam ümmeti mağluptur.Bu mağlubiyeti İngiliz’in masa başında kurup yıktığı devletlerin tablosunda görebiliriz.

Bir şeye dikkat ediniz. Ürdün, Irak, Suriye’den aşağı doğru inin ve göreceksiniz ki bütün ülkelerin bayrakları 3 aşağı 5 yukarı aynıdır.Haritayı önlerine koyup sınırlara karar vermişlerdir ve ayrıç bu ülkelere ayrı ayrı 10 tane renk bulma zahmetine dahi girişmemişlerdir.Birinde bayrak çift başlıdır, diğerinde çizgiler farklı şekillerdedir.Bu şekilde İslam ümmetini devletlere ayırmışlardır. ‘Kim şu kadar Osmanlı askeri öldürse ona devlet verdik’ diyecek kadar küçülmüşler ve bunu utanacak bir politika gibi görmemişlerdir.

GÖSTERMELİK OLARAK SUUDİ ARABİSTAN’I HARİÇ TUTUP HİÇBİR DEVLETTE İSLAM’I RESMİ DİN OLARAK KABUL ETMEYİP, LAİK SİSTEMİ KURMUŞLARDIR.ÜMMET-İ MUHAMMED’İN HİÇBİR BELDESİNDE EZAN SESİ SUSMADIĞI HALDE, EZAN VE NAMAZ SERBEST OLDUĞU HALDE DEVLET DİNLE HİÇBİR YERDE BARIŞMADI.

Suudi Arabistan ise bir istisna idi.Orada sistemli bir yapı kurdular.Suudi  Arabistan’ın liderlerinin abdest aldığına bir Allah kulu şahid olmamıştır.Ancak devlet İslami kurallara göre yönetilmektedir.Suudi Arabistan BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni imzalamayan tek ülkedir.Ancak buna rağmen hiçbir devletin çıkıpta Suudi Arabistan’ı eleştirdiğine şahid oldunuz mu?Bir fıkıh kitabında ne yazıyorsa Suudi Arabistan’da uygulanıyor .Fakat ‘acaba şeriat’ denilen ülkeler topa tutulurken Suudi neden eleştirilmiyor? Suudi Arabistan’da Aramco diye bir petrol şirketi kurdurmuşlardır.Amerika ve İngiltere buranın ortağıdır ve saraya belli bir miktar para buradan gitmektedir.

Bir başka tespit ise; Müslümanların bu hazin durumları arasında ‘Hayır! Bu böyle değil böyledir, sonunda Allah galip olacaktır’ diyen insanlar da çıkmıştır.Bu çıkışta bugün hayırla yad edeceğimiz bir isim Seyyid Kutub’tur. Herkesin evine çekildiği bir zamanda O, ‘El- mustakbelu Lihazed-Din’ adında kitap yazmıştır. ‘Gelecek İslam’ındır’ kitabı basit bir miting konuşması değildir.Hakikaten gelecek İslam’ındır.Allah sonunda muhakkak galip gelecektir.

Bir başka aydın hareketi ise; Said Nursi’dir.Said Nursi, Seyyid Kutub’un yaptıklarını uzun soluklu bir şekilde yapmıştır.O zamanların büyük tehlikesi şimdi ise karşılığı hiçlik olan Komünizm’e karşı yaptığı hamleler etkilidir.Fakt eserlerinden anlaşılıyor ki; Seyyid Kutub bireyin imanına yatırım yapmıştır.Bu eksiklik veyahut yanlılşık değildir.Ancak Seyyid Kutub  bütün dünyayı gören gözüyle inceleyip Gelecek İslam’ındır demiştir.Birisi topluma diğeri bireye yoğunlaşmıştır.Burada birbirini tamamlayan iki hareket görülmektedir.

Bu ümmet öyle badireli günler atlattı ki; 19 sene boyunca ezanı dinleyemeyen, çocuklarına Kur’an çalıştırmak için penceresine tahta çaktıran bir dönemi yaşamıştır.Bu iki hareket o dönemde insanlığın ümidini korumuştur.

Mukaddime 4

Dünya’nın dönüşünü Kur’an gibi, Kur’an’ın gözüyle anlamak zorundayız.Rabbimiz, namazları ihmal etmeyin, doğru dürüst olun derken dünyanın başımızda döneceği bir kitap mı indirdi bizlere?
Öncelikle dinimiz şahsiyete indirgenemeyecek bir dindir.Yani dinimiz şahısların dini değildir.O yüzden nerde bu Selahattin, nerde bu Alpaslan, ümmetin yiğitleri nerede diye sorular soruyorlar.Peki bu yiğitler olmasaydı imamınız zafiyete mi uğrayacaktı.Ashab-ı Kiram başta olmak üzere ümmetin bütün yiğitleri bu silsilenin içinde birer örnek şahsiyetlerdir.Fakat hiçbir zaman dinimiz şahsiyetlere bağlı değildir.Keşke çocuklarımıza bu yiğitlerden önce Kur’an’ın ayetlerini anlatabilseydik.
Kritik soru şurada saklıdır ki; biz Kur’an’ı beğeniyor muyuz? Yoksa ona iman mı ediyoruz?
Peygamber Efendimiz sahabelerine ‘infak edin’ dediği zaman hiçbir sahabe ‘acaba’ diye bir soru sordu mu? Hiç tereddüt ettiler mi? Cennet şu dağın eteğinde dediği zaman dahi o dağın eteğine ellerindekini atıp koştular.Hiçbir zaman ne arar cennet şu Uhud’un eteğinde demediler.

Bizde Allah ve ‘Allah’ kelimsi neyi temsil ediyor? Allah-u Teala’nın esma ve sıfatlarını çocuklara ezberletmek çare midir?

Birincisi Allah kemal sıfatının sahibidir.Kemal sıfatı Allah’ın bir eksiği bulunmadığı anlamına gelmektedir.

İkincisi Subhan sıfatının sahibidir.Subhan eksiklik, güçsüzlük ve pasiflikten uzak manasına gelmektedir.

Üçüncüsü sonsuz kudret sahibidir.Allah güç sahibidir.Allah çok güçlüdür diyemeyiz.Bunun yerine her güç Allah’tandır diyebiliriz.

Dördüncüsü  Allah bir şeyi murad ettiğinde O’nun önünde kimse duramaz.Eğer Allah Musa’yı göndermeyi murad etmişse önünde Firavun değil kimse duramaz.Eğer birşeyleri göndermemişse henüz vakti gelmemiştir ya da göndermeyi murad etmemiştir.

Beşincisi Allah’ın hükmü kaldırılamaz bir hükümdür.Şimdi burada ‘ama İslam kaldırıldı’ diyenlere bakalım İslam kaldırıldı mı yoksa Allah öyle mi emretti.

Altıncısı Allah birşeyi istiyorsa muhakkak olur, istemiyorsa muhakkak olmaz.

Yedincisi Allah bir sözü verirse onu muhakkak yerine getirir ve Allah verdiği ahdi muhakkak yerine getirecektir.O ‘siz kendinizi değiştirmeye gayret ettiğiniz zaman ben de sizi değiştiririm’ demiştir. Toplum olarak ümmet olarak Allah’ın dinine sarıldığımız vakit, hilafeti hak ettiğimiz vakit Allah söz vermiştir.

Sekizincisi Allah deyince aklımıza ilk gelmesi gereken şeylerden biri, imanımızın mecburi hakikatlerinden biridir; Allah her şeyi bilir, geçmişiyle geleceğiyle, pozitifi ve negatifiyle bilir.Allah bir şeyin olmuş halini, olmamış halini her yönüyle bilir.
Allah bir şeyi emrederken; örneğin cihad edin derken de, ‘Allah bir şeyi planlarsa onu galip bitirir derken de  1400 senelik İslam tarihine bakıp konuşmadı Allah.Bu rakamlar bizim rakamlarımız.Bizim sığ aklımızın ürünüdür.Bize göre bu kadar uzun gelen rakam Allah’ın yanında bir hiçtir.O yüzden hangi had ile ‘Hani Allah galipti?’ diyebiliriz.

Bu 8 gerçek ile  Allah’a iman ediyorsak iman ettik.Şimdi Allah’ın kitabına dönüyoruz.

A maddesi; Allah ile Kur’an arasında herhangi bir şüphemiz var mıdır? Olabilir mi? Allah yüzde yüz Kur’an’ı, Kur’an yüzde yüz Allah’ı karşılar.Kur’an kelimesi yüzde kaç Allah’ı gösteriyor sorusuna yüzde 99 dersek o yüzde 1 küfür payıdır.

B maddesi; İmanımız katidir.Bir mümin Allah’ın varlığından, O’nun kudretinden, azametinden şüphe edebilir mi? Haşa, maazAllah.

C maddesi; Peki Kur’an’dan şüphe edilebilir mi? Kur’an’ın herhangi bir ayetini kabul etmemek Allah’ı o oranda tanımamak değil midir?Kur’an’ın şu veya bu ayetini tartışmaya açmak o derece Allah’tan şüphe duymak değil midir?

Bu üçlü formülden şunları elde edebiliriz;

Bizim için Allah=Kur’an, Kur’an eşittir Allah ise Kur’an’ın hangi ayetini tartışmaya açabiliriz veyahut reddedebiliriz? Tartışana  mümin diyebilir miyiz? Hatta Kur’an’ı yüelteyim derken ResulAllah’ı itibarsızlaştıramaya çalışmak nasıl açıklanabilir?

Güçlü bir peygamber müşrikleri yendiği zaman hiçbir vaatte bulunmadı.Sıra Bizans’ta, sıra Roma’da demedi.O güçsüz olduğu zaman vaatte bulundu.İstanbul’un fethine işaret etti.İşte mümin insan Resul-i Ekrem ‘benim ümmetim servet sahibi olacak’ dediği zaman bu adam peygamber ve Allah adına konuştuğuna göre asla yalan söylemez deyip iman edenlerdir.

Biz zannediyoruz ki Kur’an’ı Kerim’i müşriklere tam anlatamadığımız için iman etmiyorlar.Hayır halbuki peygamber onlara birçok delil göstermişti ve onlar ‘Pes be Muhammed’ demediler.Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır.Dağın kendilerine doğru yürüyüp geldiklerini görünce secdeye kapandılar ve dağ durunca tekrar Hz. Musa’yı yormaya başladılar.İnsanlar mucize görmedikleri için değil, teslimiyet zor bir mesele olduğu için iman etmek istemiyorlar.

Demokratik, seküler, liberalist, kapitalist, şu ist, bu ist gibi mefhumlarla kirletilmiş beyinlerimizi bir an olsun odaklayalım da şu ayete bir bakalım; müşrikler ikide bir peygambere gelip, madem Allah bu kadar büyük hadi indirsin azabını o halde diyorlardı. Allah ise şu ahdi verdi.

‘ALLAH SÖZÜNDEN CAYMAYACAKTIR.’

Takvimler ne kadar işliyor Allah’ın yanında? Yüzyıllar gelip geçiyor ve bu Allah katında saniye bile değil.Sen dairede 700. Turu attığını sanarsın ama dairenin merkezinde Allah’ın kaderi vardır.
Bugün sorun mümin olduğumuz halde Allah’a iman ettiğimiz halde şu izm bu izm le beyinlerimizin kurcalanmış olmasıdır.Bu kainatın dönüşü Allah’a göre olacak sen de keyfini süreceksin.Parmağı koparken bile sahabi ne demişti;

‘EY SEN PARMAK! ALLAH YOLUNDA KOPUYOR OLDUKTAN SONRA ACI MI VERECEKSİN BANA?’

Bu takvimi Allah’a göre işleyenlerin hesabıdır.


                                                                                                                Alican Yeniçeri
                                                                                                            Mart 2017, ANKARA




KAYNAKÇA:
1-) https://www.youtube.com/watch?v=Jyjm5wTAUg0 
2-) https://www.youtube.com/watch?v=ahGTjYjsKYE&t=1976s 
3-) https://www.youtube.com/watch?v=c9RMJJ6H4eY&t=1137s 
4-) https://www.youtube.com/watch?v=LXiXSBE-8JI&t=1s