27 Ocak 2017 Cuma


EVET ya da HAYIR


         İnsanoğlu bir teklif veyahut bir istek ile karşılaştığında karşılığında vereceği tepkiyi ‘Evet ya da Hayır veyahut başka bir dolaylı yanıt’ etkileyen bazı faktörler ile yüzleşmektedir.Konu ile ilgili çalışmaları olan bilim adamları bu etki sürecini peyderpey incelemiş ve günümüzde adına ‘ikna’ denilen bilim dalı ortaya çıkmıştır.İnsanoğlu karar verirken var olan birtakım verileri ve kaideleri hesaba katmak yerine-bunlar zamanını alacağından- bazı kısa yöntemlere başvurur.Bu kısa yöntemleri 6 ana başlıkta tasnif etmek mümkün olup, bunların insanoğlunun ikna sürecine ciddi etkileri olduğu da yapılan deneysel araştırmalar ile gözlemlenmiştir.

Karar verme sürecinde ‘ikna’ ya etki eden bu 6 süreç şöyledir;
           Karşılıklı Olma

           Azlık/Kıtlık
           Otorite
           Tutarlılık
           Beğeni
           Toplumsal Kanı

Bu başlıkları peyderpey inceleyecek olursak;

Karşılıklı Olma; insanoğlu kendisine yapılan bir güzelliği karşılıksız bırakmama eğilimindedir.Örneğin yapılan bir deneyde bir lokantada hesap istenirken hesapla birlikte getirilen bir hediyenin-naneli şeker vs.- bahşiş oranlarını artırdığı görülmüştür.Getirilen ikinci naneli şeker ise bahşişi şeker sayısına orantılı bir şekilde değil katlamalı bir şekilde artırmaktadır.Yani müşteri naneli şeker ile bahşiş vermeye ikna olmuştur.Bu da göstermektedir ki; insanoğlu verilen bir ikram karşılığında kendisi de aynı nezaketle cevap vermek istemektedir.

Azlık/Kıtlık; bir nesnenin azaldığı veyahut biteceği zaman na talebin artması olayıdır.Örnek veecek olursak New York-Londra seferi yapan bir havayolu şirketi ekonomik kaygılardan ötürü bu seferi önümüzdeki süreçte iptal edeceğini açıklamıştır.Bu açıklama üzerine müşteriler o seferi kullanmaya başlamıştır.Maliyette herhangi bir değişiklik yapmadan satış çoğalmıştır.Bu da insanoğlunun az olana meyilli olduğunu göstermektedir.

Otorite; insanların  işinde ehil bir insanın veyahut toplumda sözü geçen bir şahsiyetin önerilerini dinlemeye daha meyilli olduğu gerçeğidir.Bununla alakalı birkaç örneğe daha baktığımızda bir gerontokrasi gerçeği de göze çarpmaktadır denilebilir.Çünkü insan bu noktada tecrübeli olanı dikkate almaktadır.Kendi hayatımdan bir örnekleyecek olursam; Microsoft yazılım kursları düzenlediğimiz sırada eğitimi veren hoca değişik zamanlarda okuldan mezun olduğu not ortalamasını tekrarladı.Sonrasında bunun  nedenini sorduğumda ise insanlara güven vermek olduğunu, insanlar tarafından işinde bir yere geldiğinin bilinmesini istediğini söyledi.Bu etik ve maliyetsiz bir ikna yöntemi olduğundan çok kullanılmaktadır.

Tutarlılık; insanların yaptıkları seçimlere zıt düşmeme eğilimindedir.Örneğin insan bir karar vermiş ise daha sonrasında karşılaşacağı bir durumda verdiği bu karara tezatlık teşkil etmeyecek bir durumda bulunmak ister.Örneğin; hastanelerin randevu bölümünde bir gün memur hastaların randevu saatlerini kendileri yazmalarını ister ve bu yöntem uygulanmaya konulduğunda bir süre sonra görülür ki randevu iptali azalmıştır.

Beğeni; insanlar beğendikleri kişilerin önerilerine daha çok açıktırlar.Onlara daha çok ‘evet’ deme eğilimindedirler.‘Peki insanlar kimi beğenirler?’ diye soracak olursak; insanlar en çok kendilerine benzeyen insanları, aynı hedefte beraber çalıştıkları insanları ve kendisine iltifat eden insanları beğenirler.

Toplumsal Kanı; insanlar kararsız kaldıklarında kendinden önce var olan çoğunluğun seçimlerine riayet ederler.Bu durum izlediğim bir filmde gördüğüm şu örnekle açıklanabilir; Hristiyan bir adam Müslüman bir kız ile evlenmek ister.Ancak İslam inancına göre kızın ailesi adamın Müslüman olması gerektiğini söyler.Bu durumda adam ikilemde kalır ve kendinden önce Hristiyan olup da İslam’ı seçen kişileri araştırır.Sayıyı kalabalık görünce ‘bu insanların hepsi birden yanlış yapmadı ya’ deyip Müslüman olmaya karar verir.

       
           Etkinliği bilimsel olarak da ortaya konmuş bu 6 etkenden ‘ikna’ kabiliyeti konusunda ne kadar etkili olunabileceği ortadadır.Yapacağımız ufak maliyetsiz değişiklikler sayesinde kendi kabiliyetimiz dışında başka yolları kullanarak da bir insanı ikna edebileceğimiz buradan anlaşılmaktadır.


Kaynakça

1-) Kitap: İknanın Psikolojisi, Robert Beno Cialdini, 1984 –Influence: The Psychology of Persuasion

25 Aralık 2016 Pazar

BEN NE DER?

Parlamenter(Meclis) sistemin eksikliklerinin, yanlışlıklarının ve aciz kaldığı durumlarının tartışıldığı ve yeni bir sistemin gerekliliği üzerine kafa yorulduğu şu günlerin tarihi olduğu kanısındayım.Çünkü seçmen eğer referandum yapılırsa-ki yapılacak- kendi zamanındaki seçmen olmayan neslin geleceğini belirlediği gibi o nesilden sonraki nesillerin de geleceğini belirleyecektir.Bu anlamda günümüz seçmeninin vereceği karar tarihidir.Ben bilhassa gençler olmak üzere içinde vereceği kararı muhakeme eden her bir yurttaşın konuyu iyi okuması, akademik olarak kavraması yani propagandadan etkilenmeden hüküm vermesi taraftarıyım.Bu noktada önemli derecede yayılıp giden ama kimseyi rahatsız etmeyen bir karın ağrısından bahsetmek istiyorum.Bir tane İslami bir sivil toplum kuruluşu kalmadı ki başkanlık sistemi hakkında bir çalışma yapmamış olsun.Bu gayretler olumludur ancak karın ağrısı şuradadır; bu STK’lar olayı akademik çözümleyip mantıklı olan sistemin bu sistem olduğunu ileri sürmeyip -meseleyi divan edebiyatı, kitleleri de halk edebiyatı zümresi şeklinde yorumlayıp- akademik camiadan propaganda dilini iyi kullanan hatta bunun için piyasaya sürülmüş bir hoca çağırıp propaganda yoluyla başkanlık sistemini halka adeta sindirtmeye çalışmaktadır.Hatta aynı şekilde başkanlık sistemi bu ülkede diktatörlüğe dönüşür gibi sığ bir tavırla konuyu eleştiren muhalefetin STK’ları da aynı tutum içerisindedir.Bu bir siyasi hizip işidir.Siyasi hizip desteklediği bir düşünceyi açıklar ve propaganda yoluyla sindirtme eğilimindedir.Bu tavrı elbette eleştirmiyorum çünkü siyasi hizibin çalışma mantığı budur.Fakat bir sivil toplum kuruluşunun çalışma mantığı özellikle düşünce kuruluşu olan veya eğiliminde olan bir sivil toplum kuruluşunun çalışma mantığı bu olmamalıdır.Mantıklı olan her insanın zaten parlamenter sistemi desteklemeyeceği aşikardır.Hatta mantıklı her insanın destekleyeceği hükümet sistemi başkanlık sistemidir ve bilhassa İslami hassasiyetlere sahip konuyla ilgili çalışmalar yapan STK’ların bunun ‘nasıl’lığını iyi çözümlemesi ve aktarması gerekmektedir.

Meclis Sistemi

Latince ‘parlamento’ sözcüğünden Türkçe’ye girmiş bu kavram, bir topluluğu temsil etmek adına yine o topluluk tarafından seçilmiş bir kurul olarak tanımlanmaktadır.Bu tanıma binaen bir kurulun  parlamento olabilmesi için içinde bulunduğu toplum tarafından oy çokluğuyla seçilmiş olması gereklidir.Bu kavram Türkçe’de çoğunlukla ‘meclis’ olarak kullanılmaktadır.Meclis monarşik sistem altında ezilen halkların o dönemde güçlü bir sığınağı olmuş ve 18. Yüzyılın sonlarında çıkan bu kavram 19. Yüzyılda sistemleşmiştir.Sistemi ilk kullanan ülke İngiltere’dir ardından monarşi ile yönetilen bütün ülkelere bu sistem hakim olmuştur.Meclis sistemini iyi kavrayabilmek için kuvvetler ayrılığı ilkesini çözümleme ihtiyacı hasıl olmaktadır.Konuyla ilgili araştırmalar yapıp muhtevaya son şeklini Montesquieu vermiştir.Montesquieu anayasaya bağlı olarak hareket edecek bir devlet nizamında kuvvetlerin muhakkak ayrılması gerekliliğini savunmuştur.Kuvvetler ayrılığı devlet iktidarının hukuki anlamda işlevlerinin aralarında işbirliği bulunan farklı organlar tarafından yerine getirilmesidir.(Özbudun, 2008:183)Diğer bir ifade ile, devletin yasama, yürütme, yargı işlevinin birbirine karşı bağımsız organlar tarafından görülmesidir.(Teziç, 2003:393)*Alıntılayan (Akgül, 2010). Meclis sisteminde kuvvetler ayrılığı yumuşak bir şekilde uygulanmaktadır.Yürütmenin içinde bulunan kişiler aynı zamanda yasama erkinin de bir üyesidir.Yasama erkinin belirlenmesinden sonra mecliste oy çoğunluğuna sahip grup yürütme erkini(hükümeti) oluşturmakla görevlidir.Oluşturulan bu erk, meclise karşı sorumludur ve kanun teklifi hazırlama ve sunma yetkisine sahiptir.Sunulan teklif mecliste görüşülür ve karara varıldığında hükümet bunu ilan eder.Meclis sisteminde hükümet, meclisin feshini devlet başkanından talep edebilir aynı şekilde mecliste hükümetin işlerini denetleyebilir ve gerektiğinde sorumluluğunu da tayin edebilir.Meclis sisteminde yürütme erki çift başlıdır.Bu başın bir kanadı devlet başkanı, diğer kanadı başbakandır.Devlet başkanı-cumhurbaşkanı- partiler üstü genel bir temsil makamıdır ve siyasi olarak sorumsuzdur.Meclisten geçen tasarıların yasalaşmasında onay yetkisi devlet başkanına aittir.Buna ek olarak, seçim kazanmış bir veya daha fazla partiden oluşmuş hükümet yürütmenin diğer kanadını temsil eder.Hükümetin başkanlığı başbakan tarafından deruhte edilir ve tüm siyasi sorumluk bu erkin üzerindedir.

(Cumhur)Başkanlık Sistemi

Ülkemizde her daim zikredilen ve yasa teklifinin bu doğrultuda verildiği ve adına ‘Türk tipi başkanlık’ adı verilen partili cumhurbaşkanlığı-başkanlık sisteminin içinde geçiyor- modeline geçmeden önce ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde sistemleşen başkanlık hakkında ABD merkezli genel bir değerlendirme yapalım.Başkanlık sistemi, hem yürütme organının başı hem de devlet başkanı olan başkanın, sabit bir süre için halk tarafından seçildiği ve yasama organının başkanı düşüremediği, başkanın da yasama organını feshedemediği bir sistem olarak tanımlanmaktadır. (TBMM Araştırma Hizmetleri Başkanlığı, 2015)Başkanlık sistemi ile yönetilen ülkeler arasında Latin Amerika ülkeleri, İran, Güney Kore, Endonezya, Azerbaycan gibi ülkeler de gelmektedir.Bu ülkelerin başkanlık sistemini yorumlayış şekilleri ve yönetim modellerinde nüanslar görülmektedir.Ancak başkanlık sistemini sistematik bir biçimde işleyecek olursak bazı genel yargılar ortaya çıkarabiliriz.İlk olarak başkanlık sisteminde sert bir kuvvetler ayrılığı vardır.Devletin başkanı ve dolayısıyla ona bağlı yürütme kurulu farklı, halkı temsil eden mebuslar farklı seçilir.Bu iki kurul birbirine karşı bağımsız olmakla birlikte yasama, yürütmeyi denetleyebilir.Yani yürütme yasamayı keyfi feshedemeyeceği gibi yasamanın da yürütme üzerinde denetimden öte yetkisi yoktur.Buradan anlamamız gereken; halkın reyleriyle seçilmiş bir meclis ve bunun dışında yine halkın reyleriyle başa gelmiş bir devlet başkanı vardır.Meclis yasa çıkarma faaliyetleriyle hemhal olurken, devlet başkanı bunun deruhtesiyle ilgilenir.Genellikle devlet başkanı bu sistemde kanun çıkaramaz-istisnai ülkeler vardır-.Devlet başkanı aynı zamanda bir siyasi parti genel başkanıdır ve başkanı olduğu siyasi parti meclise mebuslar çıkardığı için devlet başkanı kanun çıkarma işini partisinden mebus olan şahıslar üzerinden yapar.Her mebusun kanun teklif etme hakkı vardır ve kanun meclisten geçtiği takdirde başkanın bunu veto yetkisi bulunmaktadır.Veto halinde yasa meclise geri döner ve tekrar kabul edilebilmesi için hem senatonun hem de temsilciler meclisinin 3’te 2 çoğunluğu gerekir.

Yasama ve yürütme birbirlerine karşı sorumlu değildir ancak bunların yaptıkları işlerde birbilerine karşı uyum ihtiyacı hasıl olmaktadır.Bu da Amerika geleneğinde ‘checks and balance’ sistemi olarak adlandırdıkları ‘fren ve denge sistemi’ ile çözülür.Fren ve denge sisteminde yasama ve yürütme arasındaki uyumsuzluk/koordinesizlik senato ve kongrenin belli noktalarda müdahil olmasıyla giderilir.Bu noktalar; atamalar, bütçe-ki bu nokta çok önemlidir, başkanın hazırladığı  bütçe meclisin onayına tabiidir-, veto hakkı-yukarıda bahsedilmişti-, uluslararası antlaşmalardır.

Başkanlık sistemini şu haliyle yorumlayacak olursak meclis sistemi ile arasında ne gibi farklar göze çarpmaktadır?İlk olarak hükümet etkindir.Meclis sisteminde hükümet yürütme yetkisini hem devlet başkanı ile paylaşır hem de meclise karşı sorumlu bir pozisyondadır.Bu yüzden çalışmalarında daima zayıf kalmaktadır.Ancak başkanlık sisteminde yürütme kimseye karşı sorumlu olmadığından ve etkin çalışabildiğinden ötürü hem daha fazla inisiyatif alabilir hem de alınan kararları hızlı bir şekilde uygulayabilir.Meclis sisteminde olduğu gibi koalisyon sorunu yoktur.Yasama erkine seçilen mebusların çoğunluğu devlet başkanını bağlamaz.Yani devlet başkanı ‘başkan’ sıfatıyla devletin başına geçerken, başkanlığını yaptığı hizip meclise diğer hiziplere nispeten bir azınlıkla girebilir.Bu da demek oluyor ki; koalisyon denen ve genellikle ülkelerin-özellikle ülkemizin- gidişatına olumsuz etki eden bir durum ortadan kalkmış olacaktır.Bu noktadan hareketle vatandaş devletin başına kabul gördüğü bir şahsı getirebilecekken aynı zamanda kabul gördüğü başka bir hizbi de yasama erkine gönderebilir.Bu durum koalisyon gibi bir baş ağrısına olumlu bir çözüm getirebilecekken, bu yönüyle başka bir baş ağrısı yaratabilme potansiyeline sahiptir.-Ancak bahsi geçen bu durum daha çok kişisel bir sorundur-.Başkanlık sisteminin başka bir olumsuz yanı da iki kuvvetinde-yasama, yürütme- halka dayanan meşru bir gücü vardır.Bu iki güç kriz anında birbirlerine karşı ‘ben gücümü halktan alıyorum’ tavrına bürünebilir.Bu noktada devlet başkanının kapsayıcı bir siyaset izlemesi ve devletin kuvvetler arasındaki fren ve denge sistemini deruhtesi elzemdir.

Türkiye’de meclise sunulan yasa değişikliği teklifine gelecek olursak, öncelikle Türkiye’ye gelecek sistemin adının başkanlık olmayacağı, muhtevasının da birebir ABD tipi başkanlık sistemini taşımayacağı kesindir.Zaten böyle de olması gereklidir.Amerika bizim sistem kopyalamamız gereken bir ülke değildir.Çünkü yapı itibariyle Türkiye’den farklıdır.Eyalet sistemi sorunu yoktur.Bilhassa eyaletsizlik sorundur.Çünkü ABD adından da anlaşılacağı üzere farklı farklı devletçiklerin bir araya gelip oluşturduğu bir devlettir.Türkiye’ye gelecek yeni sisteme başkanlık denilebilir.Çünkü yürütme ‘Cumhurbaşkanı’ sıfatıyla başkanlık edilen bir merciide toplanılacaktır.Bu merciinin kanun çıkarma yetkisi olmayacak, bu yetki mebuslara verilecektir.Ancak Cumhurbaşkanı bütçe hazırlama görevini üstlenebilecektir.Bütçenin kabulü için meclisin onayı şarttır.Hükümetin sunduğu teklife göre, Cumhurbaşkanı devlet başkanı sıfatıyla yürütmenin başı olacak ve bir siyasi hizip üyesi veya başkanı olabilecektir.Cumhurbaşkanı yardımcılarını ve üst düzey kamu görevlilerini atamaya yetkilidir.Aynı şekilde yürütme erkinin yapısında bulunan bakanlıkların kurulması, kaldırılması, içeriğinin ihyası, görevleri, yetkileri yine Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenecektir. Meclis daha önce de bahsedildiği gibi yasama faaliyetini yürütecek tek organdır.Aynı zamanda bu organ yasanın kaldırılması veyahut düzenlenmesi ile de ilgili mercii olacaktır.Meclis milletlerarası yapılan andlaşmaların onayını verecektir.Para basımına, genel ve özel af ilanına, savaş kararını almaya yetkili organdır.

Neden Cumhurbaşkanlığı Sistemi?(Bu sistemin içeriğine ilişkin mevzulara yeri geldikçe değinilecektir)

Anayasaya göre konuşacak olursak ülkemiz 93 yıldır meclis sistemi ile deruhte edilmektedir.Ancak malumdur ki işin arka planının bu şekilde olmadığı aşikardır.1950’ye kadar süren tek parti hükümranlığına meclis sistemi demek zordur.Bu dönemde var olan yönetim şeklini ‘meşru monarşi’ olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.Ardından 2014’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra girilen sürece de meclis sistemi tanımını yapmak zordur.Bu sürece ‘yarı başkanlık’ veyahut ‘fiili başkanlık’ tanımı zannediyorum ki daha yerinde olacaktır.

Tanzimattan bu yana girilen süreçte  yapılan birçok inkılap sosyolojik yapıyla bağdaşmamamıştır.93 yılda zühur eden birçok hadise de göstermektedir ki; tercih edilen bu sistem de yapıyı tatmin edememiştir.Özellikle bu süreçte oluşan sıkıntılara meclis sisteminin cevap bulmakta aciz kalması ülkeyi darboğaza sürüklemiştir.11 Eylül 1980’de 115. kez girilen cumhurbaşkanlığı seçimi de nafile sonuç verince ülke ertesi güne tanklarla uyanmıştır.Aynı şekilde ülkemizde 65. Hükümet 24 Mayıs 2016 tarihinde kuruldu.T.C. Anayasası’nda yazılı olarak 4 senede bir seçimin yapılıp hükümetin kurulması gerektiğini düşünürsek, normal şartlar altında 65. Hükümetin 2118 yılında kurulması gerekiyordu fakat  93 yılda 65. Hükümet kuruldu.Bu süreçte Türkiye’de hiziplerin hükümet kurmakta bir türlü mutabık olamaması, koalisyon hükümetlerinin istikrarsız yönetimi ve ülke tarihinde karanlık bir yere sahip olan darbeler önemli ölçüde rol oynamıştır.Meclis sistemi koalisyon durumunda siyasi hizipler seçim barajını geçtikleri takdirde hükümet kurabilmek için yetkilidir.Bu yetki hiziplerin aldıkları koltuk sayısına göre sırayla verilir.Eğer seçimden birinci çıkan siyasi hizip yeterli koltuk sayısına sahip değilse, yani koalisyon şartları hasıl olmuşsa, seçim barajını geçmiş bir başka siyasi hizip ile anlaşmak durumundadır.İşte Türkiye’nin tarihinde öyle zamanlar vardır ki; milletin geleceği bu mutabakata mahkum edilmiştir.Koalisyon hükümeti kurulduktan sonra bile hükümet içerisindeki görüş ayrılıkları devletin bilhassa ekonomik gidişatını ardından toplumsal yaşantısını etkilemiş, refah seviyesi düşmüş, sokak olayları artmış, halklar birbirine kutuplaşmıştır.Elbette bu durumun tek nedeni meclis sistemi değildir.Fakat bu sistem sorunların çözümü noktasında hantal kalmıştır.Bu hantallık ülkede darbelerin yaşanmasında ‘görünen neden’ olmuştur.Silahlı Kuvvetler, 1960 ve 1980 yıllarında doğrudan yönetime el koymuş, 1971 ve 1997 yıllarında hükümeti istifaya zorlamak suretiyle yönetime müdahil olmuştur.
Malumdur ki Türkiye yek hizip hükümetleri döneminde istisnasız bir çıkış yakalamıştır.Koalisyon hükümetleri ise Türkiye için yine istisnasız bir kabus olmuştur.Bu sistem koalisyonu lağvedeceği gibi etkili ve hızlı bir karar alma mekanizması vadetmektedir.Meclis ve cumhurbaşkanı arasında ezilmiş bir hükümet yerine daha çok inisiyatif alabilen daha hızlı hükmeden bir hükümet ülkenin bekası için son derece elzemdir.Cumhuriyet Halk Partisi ve Halkların 'Demokratik' Partisi başta olmak üzere bazı muhalefet hizipleri bu sistemin Erdoğan yönetiminde bir diktatörlüğe dönüşeceği yorumunu yapmaktadırlar.Öncelikle bu mesnetsiz-dayanaksız- yoruma ‘diktatörlük’ kavramının genel tanımını yaparak cevap verelim.Türk Dil Kurumu’na göre diktatörlük tüm siyasi yetkileri tek elde toplama olayıdır.Eski Roma’dan kalma bir gelenektir.

Bir kişinin diktatör sayılabilmesi için;

-Devletin başındaki kişinin yaptıklarının hesabını vermesini ya da görevden uzaklaştırılmasını sağlayan hukuk kuralları ve geleneklerinin yokluğu,

-Mevcut hukuka aykırı bir biçimde iktidarın ele geçirilmesi,

-İktidarın bir düzen içerisinde el değiştirmesini sağlayacak mevcut hukuk kurallarının yokluğu,

-İktidarın tek kişinin elinde toplanması (Haspolat, 2003)  gibi genel durumlar gereklidir.

Baştan başlanacak olunursa teklif metni 10. Madde bize şunu der; Cumhurbaşkanı’nın bir suç işlediği iddiasıyla TBMM üyelerinin vereceği salt çoğunluk rey ile Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açılabilir.Meclisten seçilen bir komisyonun yapacağı soruşturma sonunda rapor Meclis Başkanlığı’na sunulur ve üye çoğunluğunun 3’te 2’sinin vereceği karar ile Cumhurbaşkanı Yüce Divan’a sevkedilir.İkinci husus Cumhurbaşkanı mevcut hukuka aykırı bir biçimde değil, yapılacak seçim ile başa gelecektir.3. hususta ise teklif metninin 8. Maddesi; Cumhurbaşkanı her 5 yılda bir seçilir.Son madde içinde söylenecek söz başkanlık sistemi içerisinde yorumlanmaya pek müsait değildir.Yürütme zaten hükümet sistemi olarak Cumhurbaşkanı ve kabinesine aittir.Bunlara ek olarak dikta rejiminin olduğu bir ülkede muhalefet partileri devlet başkanını diktatörlük ile itham edemez.Bu gruplar her söylemlerinde bunu tekrarladıkları gibi sistem ile alakalı yorumlarında ısrarcı davranmaktadırlar.

‘Diktatörlük’ ile alakalı ikinci ve aslında en önemli yoruma geçecek olursak; uzun vadeli planlar büyük devletler tarafından yapılır.Bir başka deyişle bir düzen kurgulamak ve bunu sistemleştirmeye çalışmak büyük devletin işidir.Mevcut yönetim bugün vardır ancak yarın olmayacaktır.Öyleyse sistem öyle bir kurgulanmalıdır ki yarın mevcut iktidar el değiştirdiğinde kimsenin aklında ‘şimdi ne olacak?’ sorusu kalmasın.Meclis sisteminin bu uzun vadeli misyonu taşıyamayacağı 93 yıllık karnesinde bariz bir şekilde açıktır.Dolayısıyla kendinden sonrasını da düşünen bir sisteme ihtiyaç vardır.Muhalefet hizipleri sırf  mevcut yönetime muhalefeten bu uzun dönem hayallere karşı çıkmaktadır.100 yıl sonrasını planlayan bir siyaset aklına sırf 10-15 yıllık 'diktatörlük' korkusuyla muhalefet etmek sığ bir siyaset anlayışının ürünüdür.Diktatörlük korkusunun yersiz bir korku olduğu teklif metninin 9. Maddesinden de anlaşılabilir.Madde de ‘Anayasada  münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz.Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde kanun hükümleri uygulanır.TBMM aynı konuda kanun çıkarması durumunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir’ denmektedir.

Neden Cumhurbaşkanlığı sistemi sorusuna bir başka yanıt Türkiye’nin sosyolojik yapısıyla alakalıdır.Her türlü içtimai fikri temsil etmek teknik manada mümkün değildir.Türkiye’de siyasi hizipler maalesef belli bir grup/etnik kimlik üzerinden siyaset yapmaktadır.En kapsayıcı ve geniş kitleyi(Müslüman, Muhafazakar-bu kavram İslam'ın talep ettiği müslümanlık ile aynı değildir-, Milliyetçi, Demokrat,) temsil eden parti AK Parti’dir.Bunun dışında Türk kimliği üzerinden siyaset yapan Milliyetçi Hareket Partisi, Alevilik/Atatürkçülük gibi akımlar üzerinden siyaset yapan Cumhuriyet Halk Partisi ve Kürt kimliği üzerinden siyaset yapan Halkların Demokratik Partisi bulunur.Geçilmesi planlanan sistemde salt çoğunluk ilkesine bakıldığı, hükümet ile herhangi bir koalisyon ortaklığı bulunmadığı için muktedir olmanın tek yolu daha kapsayıcı siyaset anlayışı olacaktır.Bu noktada milliyetçiliğinin/ırkçılığın/kavmiyetçiliğin belki de değerini bugün olduğundan daha da yitirecek olması çok elzemdir.Bu ülke Fransa’nın heyecanlı gençlerinin dünyaya yaydığı bu akımdan oldukça fazla etkilenmiştir.Umudumuz ve temennimiz odur ki bu sistem ile birlikte milliyetçiliğin önemi az veya çok-tahminimce- azalacaktır.


Konu hakkında ne söylenirse söylensin her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

Hayırlı olmasını temenni ederim.
                                                                                                           
                                                                                                            

                                                                                                           Alican Yeniçeri
                                                                                                      Aralık 2016, ANKARA














Kaynakça:

1-) TBMM, Karşılaştırmalı Hükümet Sistemleri; Başkanlık Sistemi Raporu,  ABD, Arjantin, Azerbaycan, Brezilya ve Nijerya Örnekleri
2-) Parlamenter Sistem, Şükrü Karatepe http://www.enfal.de/sosyalbilimler/p/010.htm
3-) Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Dönüşümü ve Günümüz Demokratik Rejimlerindeki Anlamı, Dr. Mehmet Emin Akgül, Ankara Barosu
5-) Başkanlık Sistemi, Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi http://www.anayasa.gen.tr/gozler-baskanlik-sistemi.pdf


30 Kasım 2016 Çarşamba

HALKLARIN DEMOKATİK DİKTATÖRLÜĞÜ

          Kuzeyinde Moğolistan, kuzey doğusunda Rusya ve Kuzey Kore, batısında Kırgızistan, Tacikistan ve Pakistan, doğusunda Sarı Deniz ve Doğu Çin Denizi, güney doğusunda Güney Çin Denizi, güneyinde Vietnam, Laos, Birmanya, Hindistan, Butan ve Nepal ile çevrili bir ‘Uzakdoğu’ ülkesidir.Başkenti Pekin’dir ve Rusya Federasyonu ve Kanada’dan sonra dünyada en büyük yüzölçümüne sahip 3. devlettir.Bugün nüfusu 1.357 milyar olan ve dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkede, demografik olarak geçmişini incelediğimizde bir nüfus patlaması yaşadığı söylenebilir.Resmi adı, devlet rejimi ve siyasal kültürü ile 1949’da kurulmuş olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin o dönemde 535 milyon nüfusu var iken, 1970 yılında bu rakam 840  milyona ulaşmış ve 1980’lerde 1 milyonu aşıp günümüz halini almıştır. Bugün ülkenin tek siyasi hakimi olan Çin Komünist Partisi’nin etkili cezanlandırma ve az çocuk sahibi olmayı teşvik edici politikalarıyla ülke nüfusu kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır.
          Dünyanın  en kadim medeniyetlerinden birisi olan Çin’in bilindik tarihi 4000 yıl öncesine dayanır.Bu dönemlerde birçok hanedanlık tarafından yönetilen Çin,  bilindik ilk hanedanı M.Ö. 1450-1050 yılları arasında hüküm sürmüş Şang ve Şia hanedanlarıdır.Çin’in modern anlamda tarihi ise 20. Yüzyılın sonlarında başlar ve milliyetçi ayaklanma neticesinde ülkenin yüzyıllar boyunca geleneklerine hakim olan hanedanlık yönetimi sona erer.Ülkeyi 1912 yılında ele geçiren milliyetçiler bu dönemde sonradan ülkenin kaderini belirleyecek olan komünistlerin partisini dağıtıp onları aktif siyasetten el çektirirler.Bunun üzerine 1945’te başlayan 2. Cihan Harbi’nde büyük kahramanlık sergileyen komünistler savaşın ardından milliyetçiler ile mücadele başlatırlar.Dünya Harbi döneminde halkta karşılık bulan ve ilgi toplayan komünistler bununda etkisiyle ülke yönetiminde söz sahibi oldular.Çin’in efsanevi lideri Mao Zedong reisliğindeki bu yönetim ülkede sosyalist bir rejim kurmayı hedefledi ve bu doğrultuda Mao’nun fikirleri ülke yönetiminde günümüze kadar devam edecek olan bir ideoloji halini aldı.
          Mao, yönetimi ilk ele geçirdiği andan itibaren irfan ve iktisat konularına yöneldi.Kültür konusunda bir devrimin mimarı olacak ‘Küçük Kırmızı Kitap’ı yazdı ve ülkenin genç komünist tabanında ciddi karşılık buldu.İkinci safhada sosyalist devlet nizamının temellerini oluşturmayı hedefleyen Mao, ülkedeki tüm endüstrileri kamulaştırdı ve yabancı sermayeyi ilga edip devlet tekeline aldı.Toprak reformunu gerçekleştirerek ülkedeki fakir köylü kesimin desteğini kazandı.Ancak bunu yaparken toprağını vermek istemeyen zengin kesime sert politikalar uygulamıştır.Kapitalizmi savunan herkese karşı ciddi bir savaş açan Mao, partisiyle birlikte yürüttüğü politikalarda sosyalizmi ülkesine dikte etmiş ve partisini devletle bütünleştirmiştir.Dış baskılar ve Çin’deki yeni düzeni kabul etmek istemeyen kapitalist devletler Mao’yu saf dışı bırakmaya çalışırken Mao, bu devletlerin meşruiyetlerini kazanmaya çalışmamış tam aksine halkına yönelmiş ve onlara yönelik politikalarını hızlndırmıştır.Sonraki yıllarda Çin Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nden getirilen uzmanların yardımıyla 1. Beş Yıllık Kalkınma Planını(GOSPLAN) yürürlüğe koymuştur.Bu sayede Çin’in ekonomisinde bir sıçrama yaşanmış, plan gayet  başarılı olmuştur.Bununla birlikte Mao, hem ülke içerisinde tam meşru bir yönetimi tasdik etmiş, hem de uluslararası alanda Çin Komünist Partisi’nin siyasi nüfuzu kabul edilir bir hal almıştır.Ardından yapılması planlanan 2. Beş Yıllık Kalkınma Planı uygulamaya konulmaz ve Mao kendi düşüncesi olan ve Great Leap Forward olarak bilen Büyük Atılım Projesi’ni devreye sokar.Tam bir hüsran ile sonuçlanan bu projede kıtlık yüzünden birçok insan ölür.Bundan sonra  Mao’ya ülke çapında duyulan büyük saygıya rağmen başkan zor durumdadır.Böylelikle parti 2 kutba ayrılır; Radikal Maoist ve Ilımlılar.Mao’nun ölümünden sonra Mao’ya bağlı olan radikal kanadı eşi Çiang temsil etti.Ardından Deng Şaoping yönetimi ele geçirip,  partiyi bütünleştirip yeni bir ekonomik program sundu.Bugün Çin’in ekonomik düzeyi bu noktadaysa büyük ölçüde Deng’in sayesindedir.
Çin Halk Cumhuriyeti’nde idari yapı 3  grupta incelenebilir.Bunlar; eyalet, ilçe ve belde.Ülkede 33 eyalet, 2862 ilçe ve 41.636 belde bulunur.Bundan ayrı olarak ; Tibet, Sincan Uygur, Ninşia, Guanşi Zuang ve İç Moğolistan olmak üzere 5 ayrı özerk yönetim bölgesi vardır.
Çin anayasasından bir alintiyla ; “Çin Halk Cumhuriyeti işçiler, köylüler ve çalışan sınıfın demokratik diktatörlüğü temeli üzerinde kurulmuş sosyalist bir devlettir.”  ülkedeki parti ve rejim sistemini anlamlandırabiliriz.Çin Halk Cumhuriyeti tek partili bir siyasa sistemine dayanmaktadır.Çin Komünist Partisi ülkenin tek hakimi ve son karar merciidir.80 milyon üyeye sahi olduğundan ötürü dünyanın en büyük siyasi partisidir.Parti devlete mal olmuş olup, devlet politikaları parti kanalıyla icra edilmektedir.Çin Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri aynı zamanda devletin başkanıdır.
Çin’in yönetim yapısı 5 gruptan oluşmaktadır.Sondan başlayacak olursak ilk söylememiz gereken devletin adli organlarıdır.
-Yüksek Halk Meclisi,
-Yerel Halk Meclisi,
-Özel Halk Meclisi,
Olarak adlandırılabilecek bu komiteler adli işlere bakmakla yükümlüdür.Ardından gelen devlet denetim organları;
-Yüksek Halk Savcılığı,
-Yerel Halk Savcılığı,
-Özel Halk Savcılığı, şeklindedir.Bunun üzerinde Ulusal Halk Meclisi bulunur.
-Ulusal Halk Meclisi
          Ulusal Halk Meclisi’nin görevi temsili bir yönetimi ifade eder.Halk Meclisi’nde bulunan 2987 milletvekili Çin Komünist Partisi tarafından seçilir.Devletin temel yasama organıdır.Bu meclis yılda bir kez toplanıp genel çerçeveyi belirler.
-Anayasada değişiklik yapılması ve uygulanmasının denetlenmesi
-Temel yasaların hazırlanması ve değişiklik yapılması
-Ulusal ekonomik ve sosyal kalkınma planlarının ve bunların uygulanmasına ilişkin raporların incelenmesi ve onaylanması
-Savaş ve barış konularında karar alma
-Eyaletlerin,özerk bölgelerin,doğrudan Merkezi hükümetin idaresi altındaki belediyelerin,özel idari bölgelerin ve bu bölgelerde kullanılacak kuralların oluşturulmasının onaylanması

      Bunlardan ayrı ve önemli olarak Ulusal Halk Kongresi, devlet başkanını, başkan yardımcısını, başbakanını, devlet konseyini ve bakanlar kurulunu onaylar.Çin Komünist Partisi’nin daha önceden belirlediği bu isimler burada bir bakıma meclisin onayına sunulur.Meclis üyelerinin de zaten Çin Komünist Partisi tarafından belirlendiği bir sistemde halk sadece olan biteni izlemek ve kabul etmekle mesuldür.Ulusal Halk Meclisi yılda bir defa toplandığı için alınan kararların deruhte süreci Daimi Encümen vasıtası ile yapılır.Daimi encümen ayda 2 defa kendi başkanı tarafından toplantıya çağırılır.Bu kurul Ulusal Halk Kongresi’ne karşı sorumludur ve ona rapor verir.Ayrıca Ulusal Halk Kongresi’nin aldığı genel kararlardan ayrı olarak başlıca görevleri şunlardır;
-Ulusal Halk Kongresi’ne milletvekili seçimlerini düzenlemek,
-Ulusal Halk Kongresi’ni toplantıya çağırmak,
-Genel veya kısmi seferberliğe karar vermek,
-Bütün ülkede veyahut bazı bölgelerde sıkıyönetim ilanına karar vermek.

          Ulusal Halk Meclisi Daimi Encümeni, herhangi bir idari, adli veya savcılık organında görev yapamazlar.Buraya kadar bahsedilen hususlar bir bakıma semboliktir.Çünkü partinin atadığı bir meclisten yine partinin istediği kararların çıkarılması ülkedeki demokratik anlayışı zaten yansıtmaktadır.Çin bu noktada çok fazla eleştirilse de herkes tarafından bilinmektedir ki, nüfusu 1.4 milyara yakın olan bir kitleyi demokrasi ile yönetmek oldukça ciddi bir iştir.Bu noktada ülkede çıkan bazı demokrasi taleplerine de hükümet sert bir tutum sergilemiştir.
-Devlet Konseyi
          Ulusal Halk Meclisi ve bunun içinden çıkarılan daimi encümenin sembolik bir nitelik taşıdığını belirtmiştik.Bunun üzerinde bulunan organların asli nitelik taşıdığımı söylemek mümkündür.Ülkedeki hükümet işlerini devlet konseyi takip eder. Bu kurul her ne kadar Ulusal Halk Meclisi’nin üstünde bulunsa da ona karşı sorumludur ve yaptığı çalışmalar ile alakalı ona bilgi vermekle yükümlüdür.Devletin bürokratik işleyişinden sorumludur ve genellikle bu kurul ülkenin ekonomik işleyişiyle çok yakın ilgilenir.Başında başbakan bulunur ve 4 başbakan yardımcısı ile birlikte bu konseyi yönetir.Başbakan yardımcıları aynı zamanda devletin en üst birimi olan Politbüro üyeleridir.Bu husus ilginç karşılanmaktadır.Çünkü devletin adeta beyni olan bir kurulun üyeleri aynı zamanda bir alt kurulun başkan yardımcılığını yürütmektedir.Bu husustan dahi çıkarılabilecek sonuç şudur ki; Çin’de kuvvetler birliği mevcuttur ve şekil olarak ayrı görünse de etkili bir denetim mekanizması ile herşey en üst birime(Politbüro) ve dolayısıyla devlet başkanına bağlanmıştır.Devlet Konseyi başbakanı devlet başkanı tarafından atanır ve görevden alınır.Başbakan ve 4 yardımcısından başka konseyin içinde bakanlar ve komisyon başkanları, genel sekreter, genel denetçiler ve devlet konseyi üyeleri bulunur.Devlet Konseyi’nin yürüttüğü işlere genel olarak bakacak olursak;
-Ulusal Halk Kongresi ve Daimi Komitesi tarafından kabul edilen yasaları ve kararları uygular.
-İdari kuralları ve yönetmelikleri uygulamaya koyar.
-Anayasa ve kanunlara uygun olarak idari önlemleri belirler.
-Ekonomik kalkınmayı ve refahı artırıcı politikalar üretip, ülkedeki bütçeyi hazırlar.
Bu kurulun bir üstü Politbüro’dur.
-Politbüro
           25 üyeden oluşan Politbüro,Çin’in adeta beynidir.Ülke yönetiminin tüm kademelerinde son söz söyleyen en önemli karar organıdır.Politbüro, eyaletlerden gelen parti sekreterlerinden oluşur ve bu üyeler yine Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından belirlenir.
Politbüro Yürütme Komitesi
         Politbüro’nun ayrıcalıklı 7 üyesinden oluşan Politbüro yürütme komitesi haftada iki kez toplanır ve kendi aralarında partinin genel sekreterini, başbakanı, başbakan yardımcılarını ve Çin Halk Meclisi’nin başkanını seçer.Ülkenin mutlak yürütme organıdır ve ülkedeki her kademede icra edilecek görevlerin mükelleflerini bu organ belirlediğinden ötürü demokrasiden söz edilemez.Sonuç olarak Çin monarşik bir dikta rejiminin iktidar olduğu bir başkanlık modeli ile yönetilmektedir.

                                                                                                            Alican Yeniçeri
                                                                                                  Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
                                                                                                        Kasım 2016/ANKARA

KAYNAKÇA:
6-) http://www.siyasaliletisim.org/ariv/analiz/465-cin-halk-cumhuriyetinin-siyasal-yaps.html