19 Ağustos 2025 Salı

14 Zilkade 1331; Müntehebât-ı Rûznâme-i İbrahimî

Harman sigaramdan son nefesi çekip attım. Nakkaştepe'den Kuzguncuk'a doğru iniyorum; maksadım eve girip aileyi, efradı telaşa sevketmemek. Gerçi İstanbul sukût etti son zamanlarda ama yine de ana baba yüreği bir türlü durulmadı. Kuzguncuk'a kelimenin tam manasiyle aşığım; böyle bir semtten bir tane var o da Kuzguncuk. Soluklanmak için dost ahbap yine burada toplanır; çok uzaklaşmayız. 

Yine öyle günlerden birisini an itibariyle uğurladık ki kafamda geceye dair geçenleri tahlil ediyordum. Aile ile iftarı ettik; peder beyim ile Nakkaştepe'de bir camiide teravihi kıldıktan sonra pederim kendisiyle beraber ricat edeceğim zannında iken; aziz dostum Cevat Şükrü Bey Nakkaştepe'ye çıkan rampanın başında bize rastladı; dostlarla Kahvehane-i Rumî'de biraz muhabbet edeceğiz deyip davet eyledi. Pederim de arkadaşlarımı meksur bırakmaz ama o an ruberû geldik. Adettendir müsaade isteyecektim ki beni konuşturmadan o tok sesiyle kaytan bıyıklarını kasarak "geç kalma" dedi. 

Cevat Şükrü'nün koluna girdim; rampadan yukarı çıkarken tabakayı çıkarıp sigara ikram etti. "İşittin mi havadisleri" dedi; hayrolsun dedim. "Hükümet kimse kalmadı bizi Bulgaristan ile masaya oturtacak" dedi. "Sözüm ona bizim kaymakam yapmayacağımız adamı yüksek komiser sıfatiyle İstanbul'a göndermişler bilahare adam Büyükada'yı özlemiş, Cemal Pasa ile beraber Talat Paşa'nın belirlediği esasları tafsilatiyle tesbit etmek ve biraz da istirahat etmek için oraya çekilmiş." dedi ve iç çekerek "koca Devlet-i Âli kimlere minnet eder oldu" dedi. 

Haddizatında politika ile zerre-i miskal kadar alakam yoktu. Çocukluğumdan beri hanemize girip çıkan paşalar, paşazadeler, müftüler, devlet ricalinin birçok kademesinden adamlar yüzünden hep buna maruz kalmıştık. Hatta ablam izdivacının sebebini her daim evin kalabalığına imtizac edip şakalaşır. Peder beyin de aslına bakarsan faal bir siyasi vazifesi hiç olmadı. Lakin sanayii mektebini okurken tanış olduğu bir kısım arkadaşları Harbiyeli oldular. Bir kısmı Avrupa'ya gitti, döndüler. Bir anda bu insanlar memlekette bir güruh peyda edip makam sahibi olunca babama duydukları muhabbet sebebiyle biz de bu insanlarla tanış olduk. Arapgirli Halaskar Cevat Paşa, İzzet Paşa, Musa Kazım Efendi babamın samimi olduğu zevatın ileri gelenleridir. Hele Cevat Bey ile aralarından su sızmaz. Yoksa babamın benim de içinde olduğum ve memnuniyetle hizmet ettiğimiz Mahmutpaşa'daki hanlardan başka meşgalesi bulunmaz. 

Neyse ki kahvehaneye vardık. Her biri memlekette zamanında söz sahibi olmuş ya da halihazırda bir makam işgal eden ricalin mahdumlarından teşekkül eden masamıza oturduğumuzda zaten siyaset almış başını yürüyordu. Bir taraf İttihatçılar Balkan Harbi'ni bahane ederek hükümeti düşürüp başa geçtiler ama ne yaptılar vaziyet beter hal aldı derken öteki taraf yahu adamlar ne yapsın dur hele biraz vakit verin halinde münazara ediyorlardı. Ben bu münazaradan hatta Yunus Nadi ile Hikmet Bey'in ifade-i suretlerine bakılırsa münakaşadan mümkün olduğu kadar beri durmaya çalıştım. Ahbaplarımın affına sığınarak fesimi çıkardım masaya koydum gelen tufahiye nargilemden bir nefes aldım ki; Hikmet Bey'in dikkatini celbettim. Bana "senin fikrin nedir çocuk?" Diye sual verdi. "Yarın tabakhanede debbağlar kaç kantar mal çıkaracak diye düşünüyordum" şeklinde münakaşadan beri kalmak istediğimi muzip bir ifade ile dile getirdim. Bu arada İttihat aleyhine bir teşkilatlanmaya teşebbüs etmek, masa etraflarında hizbi çekiştirmek şöyle dursun aleyhine tek bir cümle dahi kurulamazdı. Bereket masadakiler ya nüfuzlu insanların çocukları ya da nüfuzlu insanlar bunların hamiileriydi. Yoksa böyle yüksek sesle tenkit ve meşveret ne mümkün!!

Masadaki herkes son derece-i hararette asabiydi. Haddizatında haksız da değillerdi. Memleketin hali hal değildi. Her gün Balkanlardan gelen haberlerle sarsılıyor idik. Sadece haberler mi? Akın akın insanlar geliyordu. Üsküp ve Selanik adeta yılların toplama kampı olmuş; oralardan Türkler asırlardır doğup büyüdüğü, kurup diktiği dede-baba topraklarından takım takım, tabur tabur sürülüyorlardı. Buraya gelen Türklere sahip çıkılmıyor başını alan Hüdavendigar, Karamürsel gibi yerlere hiçbir planlama olmadan gidiyordu. 8. Ordu travması memleketin hafızasından uzun süre silinmeyecekti. Ondan sonra hükümet bir müttefik arıyordu. Ara sıra Said Halim Paşa'nın konağında İttihat'ın beyin takımının bilictima istişareler ettiğini babama gelen Cevat Paşa'dan işitiyordum. Hatta bu toplantıların birinde Halil Bey ile Cemal Paşa arasında geçen bir münakaşa sonunda Enver Paşa Halil Bey tarafını hararetle müdafaa etmiş, buna isyan eden Cemal Paşa da Enver Paşa'ya silah çekmiş araya giren Said Halim Paşa'nın yordamiyle iş yatışmış... Bunu duyduğumda babama teyide muhtaç bir mevzu böyle şeyler olamaz dediysem de rivayetler muktedir ağızlardan. İşin doğrusu İttihat memleketin başına büyük bela olmuştu. Daha dün Sultan Hamid devrinden şikayet eden Paşalar memlekette göz açtırmıyordu. Prens Sabahaddin gibi muhalifler yolunu bir şekilde buluyordu ve İttihat hizbi bu gibi türlü eşhasa açtıkları mühim serbestiyetin ilamından da geri durmuyordu. Halep'ten öte taşraya devlet hakim değildi. Hele Arap coğrafyası ile Ermeniye kazaları kaynayan bir kazan gibiydi. Türkçe resmi lisan ilan edilmişti ve devlet dairelerindeki memurlar Türkçe öğrenmeye icbar edililiyorlar idi. Sultan Hamid devrinde sükut etmiş olan ancak sonra hayli şımarıklaşan Zehravî önderliğindeki La Merkeziyye'nin faaliyetleri Cemal Paşa tarafından adeta dürbün ile izleniyordu. Paşa sessiz sedasız adeta eline yetki geçecek günü intizar ediyor. Yalnız adamı Şam'a sürmekteki mantık neydi anlamadım. Zaten adamın hitap ettiği tebaa orada... Geçen gün elime mahut zatın İstanbul günlerinde neşrettiği Malumat isimli mecmua geçti. Şöyle bir baktım; Ziya Bey'e(Gökalp) bir sinkaf etmediği kalmış. Halbuki Ziya Bey de Türk değil... 

Herşeyden evvel bu hizip bizi dünyanın hazırlandığı aşikar olan Almanya'ya karşı bir harbe dahil edecek gibiydi. Herşey tamam da asıl mesele biz bu harbe Almanya'nın yanında dahil olursak ne olacağımız meselesiydi ki ben bu neticenin memleket için pek fena olacağı kanaatindeyim. Birgün İzzet Paşa bizim hana geldi. Böyle zamanlarda pederim yüksek zevatı arka kapıdan karşılar yazıhaneye öyle alırdı. Ben de elini öpmek için yukarı çıktım. İzzet Paşa'nın benzi hayli solmuş idi. Paşa'nın elini öptüm ve odadan çıktım. Kendisi gidince peder beye meseleyi sual ettim ve Enver Bey'i Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi yapmak için İzzet Paşayı istifa ettirmişler dedi. Son derece şaşkın bir ifade ile ama baba Enver Bey bildiğim kadariyle daha 35 ya var ya yok dedim. O da beni tasdik ederek "32 yaşında ancak çoktan Ferik rütbesine tayini yapılmış" dedi. İzzet Paşa avdet ederken babama sırf şöhreti var diye çoluğu çocuğu başımıza kumandan diktiler Halit Bey kardeşim şeklinde bir serenat ile ayrılmıştı. Şimdi anlıyordum ki bahsi geçen kişi Enver Paşa imiş. Bu adamı çok iyi tanıyordum ki o vakte kadar Türkçü mecmuaların, ceridelerin neredeyse hepsi bu Enver Paşa'nın azâmet sahibi tasvirleriyle doluydu. 

Anadolu'nun bazı kazalarında Ermeniler ekseriyeti teşkil etmekteydi. Daha düne kadar beraber okuduğumuz beraber iş tuttuğumuz adamlar sadece birbirleri arasında ticaret yapıyor bize düşman kesiliyorlardı. Anadolu'dan gelen haberlerin sahih olmadığı hüsn-ü zannını yüreğimde hep taşıyorum ancak bazı Ermeni kasabalarına kolluk kuvvetlerinin güç bela tesir ettiği bilgileri geliyor birtakım Ermeni grupların müsellah olduğu malumatlarını Yeni Gün ceridesi mütemadiyen yazıyordu.

Ondan sonra İttihat'ın beyin takımının ağabeyi mevkiinde olan eski Sadrazam Mahmut Şevket Paşa Beyazıt Meydanı'nda maktül olalı henüz birkaç ay olmuştu. İşittiğim sesler hala kulaklarımdan gitmiyordu. Dükkanların levazımını almış ve mahsuplaşmak için Kapalı Çarşı'ya avdet ettiğim sırada ardarda bir tekerlek patlaması cihetinde hayli yüksek sesler duydum. Evvela çok aldırış etmedik ancak biraz sonra ahali hep bir yöne doğru koşuşturuyordu. Ben dükkana avdet ettim ve az sonra dükkana ciddi bir endişe ile giren Nikolaki Efendi pederime haberi ulaştırdı. Pederim gayet bir sükunet halinde düşmanı çoktu rahmetlinin deyip kafasını öne eğdi. İşin doğrusu sadrazamın yabancı mahfillerce kurban edilmesi memlekette görülmüş hadiselerden değildi. Ondan sonra şehirde asayiş hayli sert tedbirlerle alındı. Gün geçmiyordu ki o sıralar İstanbul Muhafızı Cemal Pasa ve Polis Umum müdürü Azmi Bey'in adını ceridelerde okumayalım.

Tam böyle kesif düşüncelere dalmış iken içeriye ak sakallı mübarek bir zat girdi. Yaklaşınca bu zat-ı muhteremin Şeyh Mehmet İzzî Efendi olduğuna herkes müşahit oldu ve hep bir anda kıyam ettik. İzzî Efendi'nin İstanbul ve çevresinde tesiri büyüktü. Hemen her kesimden büyük hürmet gören bu Nakşi şeyhi yanında müritleriyle bir masaya oturdu. Biz de eşyalarımızı masada bırakıp el öpmek üzere yanına gittik. Beni görünce "baban nerde görünmüyor" diyerek sitem etti ve selamlarını yolladı. Ben de hürmeten başımı eğdim ve yakın zamanda zat-ı âlilerini ziyaret edeceğimizi söyledim. Arkadaşlarımızdan Hilmi Bey hemen masada münakaşa edilen mevzuları sanki Şeyh Efendi'nin üzerine vazifeymiş gibi kendisine sual etti ve fikirlerinin kendileri için mühim olduğunu söyledi. İzzî Efendi olanca vakarıyla kafasını öne eğdi ve mübarek sakalını okşayarak "aziz gençler ben bu meselelere hikmet nazarıyla bakıyorum size de böyle nazar etmenizi tavsiye ediyorum" dedi. Nedir hikmet nazarı dedik ve Şeyh Efendi bize Hz. Yunus kıssasını anlatmaya koyuldu.

"Mukaddes Devlet-i Âli'nin güzide köşesinde bulunan Musul'da vaktiyle Ninova kavmi yaşarmış. Bu Ninovalılara Yunus Peygamber o kadar çok tebliğ etmiş ki bir netice alamayınca bi'tap düşmüş ve şehrin bir gazaba uğrayacağının haberini vererek terk-i diyar eylemiş. Şehirde Allah'ın gazabının alametleri vuku bulduğu esnada Yunus Peygamber bir gemide seyahat etmekte imiş. Gemi huzursuzlanınca alabora olmasından korkmuşlar ve kur'a ile içindeki nefer sayısını azaltmayı istemişler. Her kur'ada Yunus Peygamber çıkmış ve şehirden Allah'ın emrinden önce ayrılmak gibi bir zelle işlediği için bunun bir mesaj olduğunu farketmiş ve suya atlamış. Devasa bir balık Yunus Peygamberi yutmuş ve Hz. Yunus olanca nedametiyle Allah'a yalvarmağa başlamış. Sonunda Allah mağfiret dileğini kabul etmiş ammaa bu da Yunus Peygamber'e büyük bir ders olmuş."

Birbirimize mana arar gibi baktık ve bu bakışlarımızdan iki hadise arasında rabıta husule gelmediğini farkeden İzzî Efendi kelâmına şöyle devam etti;

"Yani demem o ki bugün devleti idare edenler bir hata yapmıyorlar ya da bir hata yapmadıklarını teemmül ederek çalışıyorlar. Tıpkı Yunus Peygamber gibi ancak peygamber ne yapsa dahi gemide tutunamadı; zira emr-i ilahi bu minvalde tecelli etti. Fakat bunun bir imtihan olduğunun farkına varıp kısa müddet arzında yine Allah'a sığındı. Şükürler olsun ki affolundu. Bugün bu aziz devlet son 50 yıldır kisve kıyafet tebdil eder gibi hükümet değiştiriyor. Ne yapsalar ne kadar çırpınsalar da sevk-i kader ile emr-i ilahi tecelli ediyor. Mesele idarecilerde değil mesele Ninova kavmi de değildi şüphesiz; zira Allah onların iman etmeyeceğini biliyordu. Yani bu devlet varacağı yere vardıktan sonra yine Allah'ın yardımiyle doğru dümeni tutacağından şüphemiz yok. Tek ki o gün geldiğinde Allah'ın ipine sımsıkı sarılsın."

Az önce birbirine bakan suretler bu kez Şeyh Efendi'ye bakıp "Allah razı olsun" diyordu. Çok geçmeden ben müsaade istedim. Kalkmak cihetinde olan arzuma ilk Şükrü Bey itiraz etti. "Yarın yine gelirim peder beyi üzmeyelim" dedim. "Zaten ne muhabbet ettin ki azizim" diyerek sitem etti.

Eve girmeden arzanî ve tulanî surette birçok meseleyi kafamda tetebbu ediyordum. Allah'ım sen son kaleyi muhafaza et diyerek kapıyı dövdüm. Validem kapıyı açtı ve tebessüm ederek "muhabbeti kaçırdın" dedi. Hayrolsun dedim. "İzzî Efendi babanı ziyarete geldi hayli oturduktan sonra kalktı" dedi. İhtimal yok anneciğim dedim. İzzî Efendi az evvel kahvehanede bize bir sohbet verdi dedim. Yukarı çıktığımda ev ahalisi aynı şeylerden bahsediyordu. İzzî Efendi bize gelip Yunus Aleyhisselam kıssasını anlatmış herkes pür dikkat dinlemiş vesaire... Sesim yüksek bir şekilde ihtimal yok, nâmümkün diye bağırıyordum ama sesim eminim çok boğuk çıkıyordu; zira muhataplarım duymuyordu bile... Kapı tok bir sesle dövüldü ve kimseye bırakmadan ilk ben sıçradım. Kapıyı açtığımda dostum Cevat Şükrü Bey kapıda elinde bir fes ile bekliyordu. "Yahu başı açık gezmeye hiç de utanmıyorsun" diyerek fesimi bana uzattı. Hiçbir şey demeden doğrudan suali verdim; İzzî Efendi kalktı mı? "Kim?" Dedi. İzzî Efendi dedim. "Yahu İzzî Efendi ne alaka ki koskoca Üsküdar'da yer kalmadı gelip kahvehanede nutuk verecek?" dedi. "Dergâhına günde yüzlerce adamın girdiği İzzî Efendi kahvede bizimle mi oturdu yani.. Hay Allah! Alemsin çocuk!" Zihnimin yorgun olduğundan ve istirahate ihtiyacım olduğundan bahsetti. Esbab-ı mucibesini sual ettiğimde ise "kahvede vardın ama yoktun" dedi, "sürekli kafanı yaslayıp bir zat ile muhabbet ediyordun, çok keyfini bozmak istemedim; zira keyif alıyor gibi de bir halin vardı". Tahmin ediyorum ki bembeyaz bir surette Şükrü'ye bakakaldım;

-Şükrü benimle maytap geçtiğini söyle Şükrü!
+Muhibbi asdakım İbrahim! Seni meczup senii...